Devletin üst düzeydeki sivil ve askeri yetkilileriyle dün sabah ve öğle vakti Diyarbakır'da sohbet ederken ilk karşılaştığım sorulardan biri: "Güneydoğu'ya 'ekonomi ordusu' ne zaman girecek?.." Bir yakınmayı dile getiren bu soruyu geçmiş yıllarda yine Diyarbakır'da dinlemiştim. 1996 yılı Temmuz ayında bir komutan şöyle demişti:
"Şırnak'taki, Cizre'deki evden çıkan beş kişiden dördü işsizse ne olacak? Çocuğunun gideceği okul yoksa, hastası için sağlık ocağı yoksa, doktoru, ebesi yoksa, doğru dürüst yolu suyu yoksa ne olacak? Evet teröristi bitirmek bizim işimiz. Ama ondan sonrası, yani terörizmin kaynaklarını kurutacak adımlar da sivillerin işi..."
Bir yakınma daha vardı.
1997'nin Ağustos ayında üst düzeyde bir komutan Diyarbakır'da şunları söylemişti:
"Bölgede gidin bir dağ başına. Bir tek askeri birlik gösteremezsiniz, komutanı vekaleten atanmış olsun. Yoktur. Silahlı Kuvvetler'in yaptığını, diğer merkezi idare birimleri neden yapamıyor? Niye hemen hepsi yerel memurlar tarafından vekaleten yönetiliyor?"
Aradan kaç yıl geçmiş.
Hala bu yakınmalar geçerli: "Bölgede huzur ve güven büyük ölçüde sağlanmış durumda. Terör artık birlikte yaşanabilir düzeye indirildi. Bu ordumuzun işiydi. Peki ama 'ekonomi ordusu' bölgeye ne zaman gelecek? Aş ve iş sorunu hal yoluna girmedikçe, bu iş kökünden çözülmez ki..." Yine aynı yakınma: "Sivil kesimde işler hala vekaleten götürülüyor. Yerel memurlarla... Merkezden gelen yok gibi. Mesela fahri imamlar hala görev yapıyor. Biliyoruz, bunlar için ciddi yasal düzenlemelere de ihtiyaç var. Yakınlarda bir defa kanun hükmünde kararname yolu denendi. Fakat bu da Cumhurbaşkanı'ndan döndü." Alın size, yıllardır şikayet edilen, ama gene yıllardır çözüm yoluna sokulamayan iki dert...
Daha önceki yazılarım önümde.
Ne yazık!
Ne usanç verici bir kısır döngü! Doğu ve Güneydoğu İçin Eylem Planı 2000 Mayıs ayında Milli Güvenlik Kurulu tarafından onaylandı, Başbakan Ecevit tarafından imzalanarak resmiyet kazandı.
Bir yıl geçti.
Demin de belirttiğim gibi çok fazla yol alındığı söylenemez. Bir hareketlenme var ama heyecan verici bir durum yok. Bir seferberlik havası ise hiç yok.
Evet, son üç yıllık mukayeselere göre okula giden öğrenci sayısında artış görülüyor. Kapalı okul sayısı azalmış durumda. Sınıf ve branş öğretmenleri çoğalmış...
Öte yandan köye dönüş süreci başlamış durumda. Olağanüstü Hal Valiliği'nin sayılarına göre geçmişte 692 köy, 2000 civarında mezra boşalmış.
Ya da zorla boşaltılmış.
Son bir yılda ise 118 köyle 95 mezraya dönüş yapılmış. Bugüne kadar her biri birer hane için 31 bin dönüş dilekçesi verilmiş devlete. Bu arada Olağanüstü Hal Valiliği'nin değişik kriterlere göre yaptığı değerlendirmeler sonucu, 390 köye dönülemeyeceği, 392'sine dönülebileceği kararı çıkmış. Mezralardan da 1184'üne dönülür denmiş...
Ve bütün bu çerçevede köylerin merkezileştirilmesi için çalışmalar başlatılmış...
Ama işler öyle anlaşılıyor ki arzu edilen hız ve kıvamda gitmiyor. Devletin üst düzeydeki sivil ve askeri yetkilileriyle dün sabah yaptığım sohbetlerden edindiğim izlenim öyle.
Biri şöyle dedi: "Devletin kağıt üstünde büyük yatırımları var. Ama bakıyorsunuz, nerede bunlar diye... Bir kısmı ortalıkta yok. Aş ve iş sorununu gerçekten çözmeye başlamak niyetindeysek, Olağanüstü Hal Valiliği'nin yeniden örgütlenmesi, donatılması lazım. Bir tür 'Bölgesel Yatırım Otoritesi'nin oluşturulması gerekiyor." Aynı kaynak şöyle devam etti: "Olağanüstü Hal Valiliği'nin ekonomi ağırlıklı yönlendirici bir yapıya kavuşturulması çok daha iyi olur. Ayrıca sağlıktı, milli eğitimdi, tarımdı, bayındırlıktı vs. hepsinin tepesine merkezden atama yapılması şart. Bölgede başarılı olan bu sivil kişiler için daha sonraki yıllarda farklı bir teşvik ve ödül sistemi de geliştirilmeli. Böylece vekaleten idare meselesi daha kolay çözülebilir." Bu hafta Güneydoğu'dayım.
Diyarbakır'dan başladım.
Bölgeyi dolaştıkça, sivil, asker yetkililerle sohbet ettikçe, edindiğim izlenimlerimi sizlere aktarmaya çalışacağım. Yarınki ikinci yazı bakalım nereden, hangi konuda çıkacak, şimdiden bilemiyorum.