Kimse beni irticayla, bölücülükle, yıkıcılıkla suçlamayacağına göre... kızanlar çıkacağını bile bile söyleyeceğim. Pişmiş aşa su katacağımı biliyorum.
Biz, millet olarak, birlikte, topluca bir şey yapmayı zaten beceremeyiz. Örnekleri saymakla bitmez. Müzik kulağımız ve sesimiz de zaten evlere şenlik...
Niye bizi büsbütün zora sokarlar ki?
Geçenlerde, Serdar Devrim’in oğlunun diploma törenine gittik. Ayazağa Işık Lisesi’nde... Tören, her zamanki gibi, saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başladı.
Haftada en az iki kere söyledikleri halde, öğrencilerin sesi çıkmıyordu; çıkan da ya detoneydi, ya geride kalıyordu. Öğrenciler beceremedi, tribündeki veliler daha mı iyiydi? Hayır, bizim halimiz de içler acısı...
Sözleri bu kadar güzel bir Millî Marşımız var, söyleyemiyoruz. Herkes detone olacağını bildiğinden susuyor. Cılız, uyumsuz bir marş çıkıyor sonuçta... Ama kabahat sadece bizde değil, bakın Dağ Başını Duman Almış’ı ne güzel beceriyoruz. Ne olur, gelin bir kere de konuyu saptırmadan şu "İstiklal Marşı’nın bestesinin değiştirilmesi" konusunu tartışalım. Sanki söylemeyelim diye bestelenmiş... Ben Millî Marşımı söyleyebilmek istiyorum. Çok mu?
Adı çıkmış dokuza
İtalyan Günü vesilesiyle, İtalya Büyükelçiliği’nde verilen resepsiyonda, DSP’li Ahmet Tan, DYP’li Kamer Genç’in hızla üzerine geldiğini görünce irkildi:
– Aman Sayın Genç, dedi, Meclis’te bize zaten yeteri kadar hücum ediyorsunuz; burada da mı sıkıştıracaksınız?
Kamer Genç elindeki şarap kadehini göstererek cevap verdi:
– Yok canım, kameralardan kaçtım. Şimdi, garsonun ikram ettiği şarabı gören kameramanlar, görüntünün üzerine haberi yazarlar, "Kamer Genç şarabı içti, sonra Meclis’te konuşmacılara sataştı" derler... Bu akşam Genel Kurul yok, ama ne olur ne olmaz; ben tedbirimi alayım da...
Keşke, keşke...
Medya sahipliğinin şeffaflaşmasına karşı çıktığı için, "Cumhuriyet’in sahibi kim?" diye sordum. Nedense, İlhan Selçuk cevap verdi: Cumhuriyet’in sahibi çalışanlarıdır.
Çalışanlarının sahip olduğu gazetede İlhan Selçuk’un statüsü nedir, bilmiyorum. Ama Selçuk, Cumhuriyet çalışanlarının (ki gazetenin sahibiymişler) "Bu model Enver Hoca ile tarihe karıştı sanıyorduk" diye anlattıkları fıkrayı duymuştur herhalde:
" Detroit’teki Ford fabrikasında çalışan işçiye sormuşlar:
– Bu fabrikanın sahibi kim?
– Henry Ford adında biriymiş...
– Peki kapıda duran şu arabanın sahibi kim?
– Benim!
Aynı soruları Moskova’daki fabrika işçisine de sormuşlar:
– Bu fabrikanın sahibi kim?
– Benim tabii ki!
– Peki kapıdaki şu otomobil kimin?
– Parti Komiseri İvan Yoldaş’ın... "
Çarşaflı koltuk modası
Kebapçı kültürü beş yıldızlı otellerden sonra, camilere de girdi demek ki... (Bu fotoğraf Mecidiyeköy Osman Sağnak Camii’nin açılışında çekilmiş.)
İskemlelere çarşaf dolayıp, arkasına kocaman bir papyon yapma modasını kim çıkardı Allah aşkına? Zaten masa örtüsü fazla uzun. Otururken resmen altına girmeniz gerekiyor.
Üstüne üstlük, oturduğunu koltuk da çarşaf kaplıysa, yandınız. Oturup kalkarken, topuğunuz yerlerde gezinen çarşafa takılacak, kalkarken iskemlenin ayağına dolanan çarşaf sizi engelleyecek... Üstelik estetik açıdan da iğrenç. Hele çarşaf pembeyse...
Boşuna kötü iyiyi kovar, dememişler.