Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde bugüne kadar siyasal partilerin kapatılmasıyla ilgili olarak dört karar alınmış. Beşinci karar ise gelecek ay Refah Partisi hakkında bekleniyor.
Kararlardan ilki 1950'li yıllarda çıkmış. Batı Almanya'da kapatılan Komünist Partisi demokrasiye aykırılık gerekçesiyle Strasbourg'daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuş.
Ancak yüksek mahkeme bu başvuruyu reddetmiş, kapatma kararının demokrasiye uygunluğunu savunmuş.
Özetle demeye getirmiş ki: "Sizin parti olarak hedefiniz şiddet kullanarak, ihtilal yoluyla rejimi değiştirmek ve yerine demokratik olmayan bir dikta düzeni kurmaktır. Oysa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre demokrasinin kendini koruma hakkı vardır." Mahkemenin bundan sonra vermiş olduğu üç karar da Türkiye'yle ilgili. 1990'lı yıllara, yani 'komünizm'in çöktüğü Soğuk Savaş sonrasına rastlıyor.
Kararlar üç parti hakkında: Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Sosyalist Parti ve Özgürlükçü Demokrasi Partisi. Bu partilerle ilgili olarak Türkiye'de alınmış kapatma kararları demokrasiye aykırı bulunmuş. Anayasa Mahkemesi'nin bu konudaki kararları, Türkiye'nin de altında imzası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ihlali olarak değerlendirilmiş...
Şimdi, temmuz ayı ortalarına doğru Refah Partisi'yle ilgili olarak da Strasbourg'dan benzer bir karar bekleniyor.
Bir beklenti daha var:
Özellikle Soğuk Savaş sonrasında Avrupa demokrasilerinde ortaya çıkan eğilimin altı, Refah'la ilgili kararda da çizilebilir. Bir başka deyişle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, parti kapatmak yerine suçlu olan partililerin cezalandırılmasını daha doğru bulabilir.
Bu örnek yakın geçmişte İspanya'da yaşandı. ETA terör örgütünün siyasal kolu olan parti kapatılmadı. Fakat neredeyse bütün yöneticileri hapse mahkum edildiler.
Ben de böyle düşünüyorum.
Şiddete bulaşmayan, şiddeti savunmayan partileri kapatmak yerine, suçlu görülen partilileri cezalandırmak daha doğru bir yol...
Yine parti kapatmak yerine, sözgelimi bir dönem için o partinin seçime girmesini yasaklamak bir başka yol olabilir. Ya da ağır para cezaları öngörülebilir.
Demokrasilerin kendilerini koruma hakkı elbette var. Ancak bir demokrasi kendisine aykırı fikirlere de hayat hakkı tanıyan bir rejimdir. Gücü ve fazileti bir yerde bundan, yani kendine olan özgüvenden kaynaklanır.
1998 yılı başında Refah'ın kapatılmasına bu nedenlerle karşı çıkmıştım.
Bugün de aynı görüşteyim.
Bu görüşümü, Fazilet'in kapatılması gündeme geldiğinden beri birkaç kez yazdım. Ecevit hükümetinin bu açıdan önünde duran demokrasi görevine işaret etmeye çalıştım.
Ülkemizde İslamcı partilerle demokratik rejimin içinde kalarak mücadele edilebileceğine inanıyorum. Türkiye'nin artık bu mücadeleyi yürütebilecek kadar güçlü ve farklılaşmış bir ülke olduğunu düşünüyorum. Din devleti isteyenlere bu ülkenin geçit vermeyecek kadar geliştiği kanısındayım.
Şu da söylenebilir:
İlle de yasakçılıktan medet umulmazsa, din adına politika yapan fanatikler zamanla çok daha küçük bir azınlık haline gelir. Çoğunluk ise oyunu kuralına göre oynamaya, demokratik rejimin çerçevesini kabullenmeye yönelir.
Bu yazıyı Fazilet'i ve HADEP'i düşünerek yazıyorum. Bu iki partinin peşinden giden iki toplum kesiminin sistemle siyaseten bütünleştirilmeleri, Türkiye'nin genel çıkarlarına uygun düşer. İstikrar için yapılması gereken de budur.
Bugüne kadar ülkemizde çok parti kapatıldı. Siyasal tarihimizdeki parti mezarlığı yeterince büyük. Ama işin içinden yine de çıkılamadı. Son olarak 12 Eylül askeri rejiminin yasakları ve yasakçı zihniyeti, bugün hala siyaset sahnesinde yaşadığımız istikrarsızlığın tohumlarını attı.
Onun için eğer istikrar istiyorsak, siyaset meydanında özgürlüklerin alanını daraltmak değil, genişletmek zorundayız. Bu önümüzde duran bir demokrasi görevi... Bakalım bu konudaki ev ödevlerimizi ne zaman yapacağız?