
|


Bir Amerikan devi...
WASHINGTON
Küçücük bir adamdı o. Gözlerinin büyüklüğüne, yanaklarının şişkoluğuna, yüreğinin kocamanlığına bakmayın siz.
Günahlarının derinliği kadar, sevapları da engin yirminci yüzyılın başında, 4 Ağustos 1900’de doğdu.
Çok sonraları, yazar Garry Giddins, nüfus kağıdını bulup çıkarana dek, 4 Temmuz diye bilindi doğum günü. Belki, "Amerikan ruhunu bağımsızlaştıran biri, olsa olsa Bağımsızlık Günü’nde dünyaya gelmiştir" diyenlerin yakıştırmasıydı bu; belki de kendisi, ülkesiyle bu denli özdeşleştirmişti ruhunu.
Çocukluğunun New Orleans’ı nemli ve rengarenkti. Derilerinin tonu sütlü kahveden abanoz siyahına uzanan rengarenk ve eli yüzü her zaman terli insanlar arasında büyüdü. Terleyen bir abanoz ağacıydı.
Sokaklarda dans edip şarkı söyleyerek, gelenden bir "penny" geçenden bir "penny", karnını doyurduğu gecelerden birinde, 1914’ün 1915’e devrildiği yılbaşında, bir silah geçti eline, havaya ateşleyiverdi.
Ateşlemesiyle "Renkli Kimsesizler Yurdu"nu boylaması bir oldu. Burada bir kornet verdiler eline, üflemeye başladı. Hayatı değişti.
Ama yavaş yavaş.
"Müzik," kendisinin sonradan sık sık söyleyeceği gibi, "iç zincirlerini kırdı." Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olması ise epey zaman aldı.
Delikanlılık günlerinde her yere kornetiyle gidiyordu; sırtına emanet smokinini geçiriyor, Mississippi üzerinde, tekne gezisindeki beyazlara, müzik yapıyordu. Zengin kulüplerine de, batakhanelere de uğruyordu. Parası kıttı, ruhu ise genişliyordu.
Daha yirmisine varmamışken, yoksulluğun yollarını iyice bellemiş, kavgalara girip çıkmış, cinayeti görmüştü. Bir dönem kadın satarak geçinmeye çalışmış; ona bu işten el çektiren, gururu değil, kadınlarından birinin gövdesine sapladığı bıçak olmuştu.
Gün geldi, ruhu artık sığmadı bu hayata; 1922’de, 21 yaşına henüz basmışken, yanına alabalıklı bir sandviç ile kornetini alıp trene bindi; kuzeye doğru yola çıktı; rüyasının peşine düştü.
Bitmek bilmez kışları, yeni yeni şekillenen büyüleyici mimarisi, gölden esen dondurucu rüzgarı ile Chicago karşıladı onu. Çok geçmeden Joe "King" Oliver’ın caz orkestrasında yer buldu kendine. İki yıl içinde, bir nefes sihirbazı olarak tanındı bu rüzgarlı şehirde.
1924’te New York’a, Fletcher Henderson orkestrasıyla çalmaya davet edildiğinde, elinde trompet vardı artık; Amerika’nın bildik şarkılarını bilinmedik bir tarzda üflüyordu; yirminci yüzyılın en devrimci ritmi, "swing" ile tanıştırıyordu herkesi.
1925’te Chicago’ya döndü ve "Hot Five" ile birlikte ilk plaklarını yaptı. "Potato Head Blues", "I’m a Ding Dong Daddy" derken, dünyayı fethetti kısa zamanda.
Trompetini de, bayramlık ağzıyla doğaçladığı şarkı sözlerini de, gece karanlığında bir ışık zinciri gibi pırıldayan bembeyaz dişleriyle attığı kahkahasını da tanıdı dört diyar.
1932’de Avrupa turuna çıktığında, büyük şöhretti. 1956’da Batı Afrika’ya gittiğinde, ilahlaşmıştı artık.
Swing, blues, Afrika ve Latin Amerika ritimlerini, zenci baladlarını yeni ve çok popüler bir tarzda yorumlayarak, cazın daima esnek ve daima evrilen anayasasını yazanlardan oldu.
İngiltere Kralı’nın huzurunda çalarken, bir şarkıyı özellikle seçecek ve "This one’s for you Rex" (Bu, sizin için Kral)" sözleriyle anons ediverecekti: "I’ll Be Glad When You’re Dead, You Rascal You" (Öldüğünde Memnun Olacağım, Seni Hınzır Seni).
Şaşacak bir şey yoktu bunda.
Onu 1956’da, "High Society" müzikalinde, Grace Kelly ve Bing Crosby ile birlikte görenler, Ella Fitzgerald ile kıkır kıkır düetlerini dinleyenler, 1964’te Broadway’in gelmiş geçmiş en popüler müzikali "Hello, Dolly" ile devleşmesini izleyenler biliyordu; Amerika’nın muzır ve muzip çehresiydi o.
Varlığıyla, müziğiyle, her renkten Amerikalı’nın ufkunu aydınlattı; dünyanın dört yanında, hayatının herhangi bir anında, sevinçten ağlayarak "What a Wonderful World" diye mırıldanmış herkesin yol arkadaşı oldu.
Pops’tı, Sweet Papa Dip’ti, Satchmo’ydu o. Louis Daniel Armstrong’du.
6 Temmuz 1971’de, New York’ta ölmedi.
PAZAR


Ferhangi birkaç anı
‘Belki de bir marjinalim’
Modada ‘kırmızı değirmen’ rüzgarı
‘Gidersem anılarımı yitiririm’
‘Havada uçmaktan bile daha heyecanlı’
Herkes kendi setinde
Singapur-Türkiye hayır işi hattı
24 saat açık sergi...
Eski çizgiler yeni dergilerde
Suuuuuuuuuuu!!!
Pembe şarap mevsimi geldi
Artık mutfaktalar
Manastre’da uluslararası parti
Sanat REHBERİ
‘Reha güçlü bir erkek’
DVD / Selim BOY
"Varlığım Hülya’nın varlığına armağan olsun"
12 Eylül’ün minik piyanisti!
Göcek’de Swissotel’in "Verandah" lokantası
"Emilie Poulain’in Harikulade Kaderi"
Karanlık zevkler
Türk olmak zor zenaat
Doğmak üzere olan bir bebeğe ithafen...
Seçme özgürlüğü
Bir Amerikan devi...
SAYFA BAŞI

|
|

|