
|


"Gencölen" bir şairin kitabı
Rüştü Onur’la Muzaffer Tayyip Uslu’yu ölümlerinden sonra, Yeditepe Yayınları’ndan çıkan incecik kitaplarıyla tanımış, okumuştum. İkisi de genç yaşta, kişilikleri daha yeni yeni biçimlenirken ölmüşlerdi. Onlara nice şairler katıldı sonra. Beni en çok üzen de, yakından tanıdığım, arkadaşlık ettiğim Ergin Günçe’nin erken ölümü oldu. Yaman bir şairdi Ergin. Kolay kolay ulaşılamayacak pırıltılı bir zekası, engin bir hayal gücü vardı. Dil ustasıydı. Aramızdan ayrıldığını duyunca, "Gencölmek" şiirini hatırlamıştım hemen. "Ölüm alışsın arıtk bize / Bir dans gibi bahçemize gelsin / Gelsin otursun ılık minderimize."
Ama ölüm bir dans gibi gelmişti Ergin’in bahçesine. Onu gökyüzünde yakalamış, bindiği uçakla yere çakılmıştı.
Çok şairin ılık minderine de oturmadı ölüm. Kiminin soğuk bir otel odasındaki yatağını seçti, kimini de kıyımlarda, yangınlarda buldu.
***
Ender Sarıyatı da "gencölenölerden. Tek kitabı ölümünden yirmi dört yıl sonra çıktı. Ahmet Günbaş, onun şairlerini derlemiş, yayına hazırlamış, sonunda Sarıyatı’yı benim için gecikmiş okurlarıyla buluşturmayı başarmış.
Ölüme Direnen Şiirler (Eski Yayınları) adını taşıyan kitapta elliye yakın şiirin yanı sıra, Ahmet Günbaş’la Ahmet Bahçevan’ın giriş yazıları, sanatçı arkadaşlarının anıları, şairin mektuplarından seçmeler de yer alıyor.
Kitabı okurken beni ilk etkileyen yayın serüveni oldu. Ahmet Günbaş anlatıyor: "Kentin varoşlarından havalanan rüzgarlı gömleğiyle sabah akşam işsizliğini ve yoksulluğunu savura savunra İzmir’in nabzını dinleyen bir şiir delisidir o... Zor yaşamın içindeki alkol tutkunluğu ve müzmin hastalığı adım adım erken bir ölüme sürükler Sarıyatı’yı. Oğluna akşamları elma götüremeyen bir babanın ezikliği gündelik işlere batıp çıkarak çeperini genişletir."
Şairin tek çocuğu Adnan Peker de Gölcük’teki astsubaylığı sırasında 17 Ağustos depreminde ölmüş. Sarıyatı’nın yapıtını hiç olmazsa bir belge olarak yaşatmak isteyen arkadaşları, Ahmet Bahçevan, Hüseyin Peker, Cavit Kürnek, İzzet Göldeli, Turgut Tan, yayıncı Adem Kargı ve Dinçer Sezgin’le bir imece oluşturmuşlar. Ahmet Günbaş, kendi deyimiyle, "parçaları birleştirmiş". Sonunda, şairin ölümünden yirmi dört yıl sonra kitabı yayımlanabilmiş.
***
Ölüme Direnen Şiirler’i içim burkularak okudum. İyi bir şairin ipuçları vardı şiirlerde: "atılmış sıkı kurşun / sevdası silinmez dağların / akşamın yüreğinde iki mahzun resim" gibi etkilenmeler zamanla yokolmuş. Sarıyatı, "Rakım Binüçyüzseksen" şiirinde görüldüğü gibi, kendi sesini bulmuş.
Neredeyse bütün şiirlerin dokusunda umutsuzluk geziniyor, "militan" yapıtların temelinde bulunması gereken umut bile Sarıyatı’nın bu tür şiirlerinde hüzünle, karamsarlıkla örtülü. Ama bu, onun yapıtına sonradan kondurulmuş bir "arabesk" öge niteliği taşımıyor, kendi yaşamının içinden fışkırdığı için yerini bulmuş.
Böyle yetenekli bir sanatçının genç yaşta ölmesine üzülmemek elde değil. Şuna inanıyorum ki, yaşasaydı (belki de, toplum onu yaşatmayı başarabilseydi) bugün özgün, nitelikli bir şairin yeni kitaplarını merakla bekliyor olacaktık. n
BİR DAKİKA ARA Neyse ki, "kitap" değilmiş...
Ender Sarıyatı’nın Ölüme Direnen Şiirler’inin yayın serüveni, bana kendi kitaplarımdan bazılarını nasıl bastırdığımı hatırlattı. İlk kitabım Soğuk Otların Altında, 1959’da çıkmıştı. A Dergisi Yayınları arasında. Onat Kutlar’ın, Adnan Özyalçıner’in, Yusuf Atılgan’ın kitapları gibi. Ama herkes kendi kitabının giderini kendi karşılıyordu. Ben de yememiş, içmemiş, basımevi parasını biriktirmiş, kağıdı da Şükran Kurdakul’dan almıştım. Sahibi olduğu Ataç Yayınevi’ne yaptığım Kırmızı Yapraklar’ın çevirisi karşılığında.
İkinci kitabım Gök Onları Yanıltmaz’ın baskısı Antep’te yapılmıştı. Param yok denecek kadar azdı. Basımevinin olanaklarını kabullenmiş, şiirlerin her birini el dizgisiyle, harf harf dizdirip ayrı ayrı, küçük birer karton parçasına bastırmıştım. "Kapağına Allah kerim" diyerek. Bir süre Antep’teki evimizde "demlenen" kartonları İstanbul’a getirdim. Parasını denkleştirince İstanbul’da Asaf Ertekin de kapağı bastı. Kapakları zarf gibi katlayıp yapıştırdım, içlerine de on üçer "kartpostal şiir"i koyup kitapçılara dağıttım.
Yıllar sonra sanık olarak yargıç önüne çıkardılar beni. Kitap, Derleme Müdürlüğü’ne gönderilmemiş. Antep’teki basımevini mahkemeye vermişler. Basımevinin sahibi, "Ben kartpostal bastım," demiş. Asaf Ertekin’i mahkemeye vermişler. O da, "Ben sadece kapak bastım," demiş. Sonunda beni çağırdılar. "Bu, yazarın görevi değil, basımevinin görevi," dedim.
Yargıç uzun uzun düşündü. Sonra, "Yaz, kızım," dedi kitabeye. "Karar: Takipsizlik... Adı geçen eserin kitap olmadığı anlaşıldığından..."
PAZAR


"Bir Japon ya da Çinli transfer etmeliyiz"
‘Şöhret hayatımı değiştirmedi’
Bir böceğin içinde yaşıyor
Borsa ve seks
Her devrik cümle şiir olur mu?
Nuh’un Gemisi acaba Sinop’ta mı?
Dondurulmuş fotoğraflar müzesi
Aleko’nun (ve Kemal Derviş’in) Yeri
Çetin Ceneviz
Beyaz şaraplarımızın kralı
"Tedirginlik bir gün sürdü"
İki önemli kitap
Bodrum bu, yaz yaz bitmez
... Bitmeyen aşkın tarifi (2)
Taşa gömülen sanat
Türkler göç edince ne oluyor?
Seattle People, Cenova’ya taşındı
"Gencölen" bir şairin kitabı
Bir yeraltı - yerüstü yıldızı daha kaydı
SAYFA BAŞI

|
|

|