06 Ağustos 2001 Pazartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  SERİ İLAN  
 
 




Cinayeti ‘akıl’ çözer

Dedektif titizliğiyle hazırlanan sorularla televizyonda ‘katili yakalatmaya’ çalışan Doktor Mustafa Altıoklar, sıradışı iki film için de harıl harıl çalışıyor...

     Ahmet Tulgar

     Türk sinemasının sıradışı ismi, 'İstanbul Kanatlarımın Altında', 'Ağır Roman' ve 'Asansör'ün yönetmeni Mustafa Altıoklar, şu sıralar iki film çekmeye hazırlanıyor. Biri geleceğe yönelik, diğeri ise geçmişe. Birinde Aral Gölü'nde yaşanan bir çevre felaketi, diğerinde işgal altındaki İstanbul anlatılıyor.
     Bir yandan da bir televizyonda, yarışmacıların bir cinayeti çözmeye çalıştıkları "Suçlu Kim" adlı bir program sunmaya başlayan Altıoklar'la, projelerine ve cinayetlere ilişkin konuştuk.
     
     Televizyona bir yarışma hazırlayıp sunma fikri nasıl doğdu?
     Yaklaşık iki yıl önce Abdullah Oğuz bana yurtdışında televizyonlarda yayınlanan bir cinayeti çözme oyunundan bahsetmişti. Ancak bu oyun biraz şova yönelik bir oyundu. Öyle olsun istemedik. Kafa kullanılarak, zekâyı çalıştırarak, seyirciyi pasif konumdan çıkarıp bulmacayı çözmeye yönelik aktif bir konuma getirmek istedik. Bu formatı geliştirmek bir buçuk yılımızı aldı. Ve bu yarışma dünyadaki diğer cinayeti çözme oyunlarından farklı, orijinal bir konsept oldu. Fark şu: Yarışmada cinayeti çözmek için kişilerin sorabilecekleri soruları biz belirliyoruz. Yani bir cinayet işlendi, biz bunun ön araştırmasını yaptık ve ortada kafa karıştıran şu noktalar kaldı.
     
Sırlar son dakikada çözülüyor
     Nasıl, yarışmacılar çözebiliyorlar mı cinayetleri?
     Beş taneden dördünde çözebildiler. Ama hoş olan taraf şu: Çözüm hep yarışmanın bitmesine birkaç dakika kala bulunuyor. Aslında şunu da söylemek istiyorum: Sunuculuk, bir yarışmanın sunuculuğu gibi bir işe benim hayatımda yer yoktu. Ama bu işin bir sinema yönetmeni olarak benimle bağdaşan tarafı, benim hoşuma giden tarafı, eksik bir senaryonun tamamlanmasına benziyor olması.
     
     Siz aynı zamanda bir hekimsiniz. Ve bu da sizin bu programa uygun biri olmanızı getiriyor. Çünkü karmaşık bir cinayet işlemede ya da bir cinayeti çözmede tıp bilgisi çok yararlı olabilir.
     Doğru. Mesela Abdullah Oğuz ve ben başlangıçta adli tıp meselelerine bu kadar girmeyi düşünmüyorduk. Ama senaryoları incelerken ben hep toplantılarda tıp bilgim nedeniyle "O böyle olmaz, şu böyle olmaz" diye itiraz ettikçe, adli tıbbı daha fazla kullanmaya başladık.
     
     Aslında Türk edebiyatında da, Türk sinemasında da karmaşık, iyi planlanmış cinayetler pek olmaz. Belki bu program daha karmaşık cinayetler işlenmesine ortam hazırlar.
     Yani iyi örnek mi olacağız, kötü örnek mi? Aslında günlük yaşam biçimimizle de biz biraz fazla ani kararlar verip hareket eden bir Akdeniz kanına sahibiz. "Hadi" deyip kalkıyoruz hep beraber ayağa ve bizim cinayetlerimiz de genellikle öyle oluyor.
     
     Dedektiflik de pek gelişmiyor bizde. Herhalde rahat işkence yapıldığı için. Teknik bir araştırmayla veri toplama yerine, işkenceyle söyletme yoluna gidiliyor.
     Evet, karakola giden ötmeye başlıyor. Bu programdan sonra "Bu adamları dövmeyelim, zahmetlere katlanıp çözelim mi?" derler yani.
     
Artistten doktor olur mu?
     Bir yandan da hekim olarak çalışıyorsunuz. Medyatik biri olmanız, sinemacı olmanız hastaların sizi ciddiye almamasına neden oluyor mu? "Artistten doktor" olur mu diyorlar mı?
     Eminim, böyle düşünenler de oluyordur. Belki de büyük bir kesim böyle düşünüyordur. Bir hekimde güvenilirlik çok önemlidir. Ayıplamıyorum böyle düşünenleri. Ama bana hekim olarak başvuranların, muayenehaneden "Ulan, bu da artistmiş" diye çıkmadıklarını biliyorum.
     
‘İnsanlığın en büyük dört cinayetini anlatacağım’
     Sinema projeleri ne durumda?
     Yeni bir senaryoyu tamamladım. Kurumuş Aral Gölü'nde geçen bir senaryo. Özbekistan'da, Kazakistan'da çekeceğiz filmi. Orada binlerce paslanmış gemi yatıyor. Sadece bir göl kaybolmamış orada, insanlar da korkunç hastalıklara yakalanmaya başlamış. Bu filmde insanlığın en büyük dört cinayetini anlatacağız. Biri, yeni yaşama alanları için ekolojik dengenin bozulması. İkincisi mayın denilen dünyanın en kahpe silahı. Üçüncüsü biyolojik silahlar. Dördüncüsü ise Kazakistan'da 48 yıl boyunca hidrojen bombası denemelerinin yapılması ve 40 kadar köylünün nükleer serpintinin etkisini ölçmek için orada kalmak zorunda bırakılması.
     
     Türkiye ile nasıl ilintilendireceksiniz bu olayları?
     Senaryoda Türk gazeteciler Aral Gölü'nün kuruması üzerine belgesel için burada gezerken kendilerini bir olayın içinde buluyorlar. Biraz eşelemeyle gizli olaylar ortaya çıkıyor. Ekimin ikinci yarısında başlamayı düşünüyorum filme.
     
     Bir de işgal dönemi İstanbul'u ile ilgili bir film yapacaktınız.
     Onun da senaryosu bitti. Ama yeni öğrendiklerimle her gün senaryo gelişiyor. Ancak kriz bu senaryonun ileri atılmasına neden oldu. Bu arada Ahmet Altan'ın "İsyan Günlerinde Aşk" romanındaki kahramanlar zannediyorum benim kahramanlarımı da etkileyecek. Geçen sene Pelin (Batu) ile bu senaryo için Fransa ve İngiltere'ye gittik. Fransa'da ünlü senarist Louis Gardel ile görüştük. Kanuni üzerine iki kitap yazmış biri. Onunla çalışacağız. Onun sayesinde Philippe Noiret'den Sophie Marceau'ya, Catherene Deneuve'den Belmando'ya birçok oyuncu bu filmde küçük roller alabilecek.
     



 MAGAZİN


‘Demet reklam için adımı kullanıyor’
‘Birinin babası olmam imkânsız’
Cinayeti ‘akıl’ çözer
Izel’e neler oluyor?


 SAYFA BAŞI 





© 2001 Milliyet