TÜRKİYE'NİN derin sorunlarını anlamada temel sosyolojik kavramlardan biri "merkez - kenar" çelişkisidir. Osmanlı'daki Sünni ve Alevi sorunları, sipahi - reaya çatışmaları... Cumhuriyet'te din, laiklik ve etnisite sorunları... Bunlar aynı merkez - kenar fay hattının dışavurumlarıdır.
Bu analiz biçimini sıklıkla kullanan iki sosyal bilimcimiz var: Birinci ve öncü olan, Şerif Mardin'dir. Daha objektif bir bakışa sahiptir.
Emre Kongar ise konuyu yerinde bir tarifle "merkezci seçkinler" ve "gelenekçi liberaller" olarak niteler ve "merkezci seçkinler"i destekler.
Benim bugün ele alacağım kitap, Şerif Mardin Hocamızın "Türkiye'de Toplum ve Siyaset" adlı eseridir. (İletişim yay. 1990, Klodfarer Cad. İletişim Han, Cağaloğlu İstanbul.)
* * * MARDİN, Osmanlı "merkez"inin "kenar"a (taşraya) kuşkuyla baktığını belirtir. Taşrada her zaman isyan edecek güçlü aileler, Batıni tarikatlar, bölgesel kültürler vardır. Osmanlı, bunları ortadan kaldırmanın imkansızlığı karşısında, "gevşek bağlar"la bağlı "yarı özerk gruplar" olarak tanımıştır. Böylece Osmanlı'da devletle ahali arasında sivil "ara kurumlar" bir ölçüde mevcuttu. (Sf. 32 vd.)
Tanzimat'tan itibaren idari cihazın modernleştirilmesi, merkezi devletin kenara müdahalesini ve taşranın tepkisini artırdı.
Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Kemalist Birinci Grup ile 'gelenekçi liberal' İkinci Grup'un konumu şudur: "Her iki taraf da 'halk' için çalıştığını söylüyordu. Ama İkinci Grup için bu söz, merkeziyetçilikten kurtulma ve ekonomik liberalizm anlamını açıkça taşıyordu. Kemalistler içinse, plebisitçi demokrasi ve devletin 'aradaki' grupları ortadan kaldırması gerektiğini alçak sesle belirtir gibiydi." 1925'te Takriri Sükun yasasıyla, kuşkuyla bakılan 'kenar'daki siyasi ve kültürel bütün 'ara' kurumlar yasaklandı. "Her şeyden önce merkezin güçlendirilmesi" için Tek Parti rejimi kuruldu. (Sf. 49 - 51)
* * * ŞERİF Hoca'nın bir tesbiti: "Yasalar koyarak tepeden inme bütünleşmeyi sağlamak, Osmanlı toplumsal yöneticiliğinin temelinde bulunan bir davranıştı. Kemalizmin karakteristik özellikleri de toplum konusundaki bu görüşün hala ağır bastığını gösterir..." (Sf. 52)
Ama zamanımızda "kenar", tepeden inme kanunlarla susturulabilecek pasif köylü yığınları değildir. "Kenar" eğitim, kentleşme ve ticarileşme gibi toplumsal dinamiklerle "merkez"e geliyor. Artık okumuş sözcüleri, ekonomik bağımsızlıkları ve demokratik imkanları var.
İşte kentlileşen bir İslami hayat tarzı ortaya çıkıyor. Tekke ve zaviyeler kapatıldı ama cemevleri kentlerde gelişiyor. Kürt aydınları da öyle...
Artık merkezin "tepeden inme" imkanları da zayıflıyor. Ama 'taşra'ların merkeze gelmesi aynı zamanda bir bütünleşme sürecidir. Bugün "merkez" eski gözlüğüyle bu süreci göremiyor, irtica diye paranoyalara kapılıyor.
1930'lar artık bir çözüm modeli olamaz. Ama Şerif Hoca'nın deyimiyle "Atatürk'ün temel sağduyusu" Türkiye'nin geleceği için hala bir esin kaynağıdır; elbette demokrasiyle, hoşgörüyle ve sosyoloji bilimiyle birlikte...