14 Ağustos 2001 Salı


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  SERİ İLAN  
 
 




Mahfi Eğilmez: "Bazı paranoyalar yüzünden her şeyi sorgulayamıyoruz"
"Sistem bizi terbiye ediyor"

Kriz döneminin popüler ekonomistlerinden Mahfi Eğilmez, Hititler’i anlattığı romanı "Anitta’nın Laneti" ile artık iyiden iyiye edebiyatçı da oldu. Kıdemli bankacı, taze edebiyatçı, yakında tümüyle edebiyata yoğunlaşacakmış

     Ahmet Tulgar

     Burası İstanbul, Maslak. Bir New York kartpostalından kesilip bu şehrin siluetine eklenmiş binaların arasında, bir bankanın genel müdürlüğünün terasında bankacı, öğretim üyesi, televizyoncu ve özellikle de edebiyatçı Mahfi Eğilmez’leyiz.
     "Sanki Manhattan’dayız" diyorum etrafımızda yükselen binalara bakarak. Eğilmez, "Kriz yüzünden bu binalar boşalıyor" diye karşılık veriyor. Binalarda uğuldayarak dönen anlamsız hüznü düşünüyorum.
     Eğilmez’in yeni kitabı "Anitta’nın Laneti"nde, Hititler’in tarih sahnesine çıkış ve kayboluşları öyküleniyor. Hititler, onca arzuladıkları, fethettikleri ve yeniden inşa ettikleri Hattuşa şehrini kendilerine yar olmadı, başkasına da olmasın diye, kendi elleriyle yakıp yıkıp terk ediyorlar. Yüksekliklerinden ötürü daha da çok onuru kırılmış bu binaların arasında Mahfi Eğilmez’le fotoğraf çektirirken, kafamda Mad Max sahneleriyle son ayların Green Card, iltica, göç hikayeleri karışıyor.
     Bu kriz tantanasını, artık bankacılığı bırakıp edebiyata daha çok zaman ayırmak isteyen bir ekonomistten dinlemek hepimize iyi gelecek.
     
Kaç iş birden yapıyorsunuz?
     Bankalarda yönetim kurulu üyeliği, bir leasing şirketinde yönetim kurulu başkanlığı yapıyorum. Radikal’de yazı, NTV’de Ekodiyalog programı. Arada da kitap yazıyorum böyle. Ama giderek yazıya doğru kayacağım.
     
Siz Türkiye kapitalizmini mesleğiniz itibarıyla içinden izlediniz çok uzun süre. Bir tür arınma, pisliklerden arınma ihtiyacıyla mı yazıya, edebiyata yöneldiniz?
     Hiç böyle düşünmedim aslında ama... Ben Amerika’dan döndüm 1995’te, bir sene müşavir olarak kaldım. Müşavir devlette boş adam demektir, bir sene öyle geçti, bu sırada bu yazı yazma fikri gelişti. Arınma duygusu da bunun içinde gizli miydi? Kendime dönüp o soruyu sormadım. "Türkiye kapitalizmi" diyorsunuz ama zannediyorum bu kirli ilişkiler Türkiye’ye mahsus değil, paranın olduğu her yerde oluyor.
     
Uzun yıllar yüksek enflasyona maruz kalmış Brezilya, Arjantin gibi ülkelerin yazarları önemli teoriler geliştirirken bu kadar çok ekonomi yazarı olan Türkiye’de neden yeni ekonomi teorileri çıkmıyor? Bunun nedeni ekonomi yazarlarımızın hep sistemin emrinde zevahiri kurtarmaya çalışmaları mı?
     Evet, işin bu tarafı yazarları zorluyor. Muhtemelen bu sistemin kalıplarının içinde kalınmasından kaynaklanıyor. Aslında en fazla yeni teori çıkması gereken ülkelerden birisi Türkiye. Laboratuvar gibi bir ülke. Son 30 yılını yüksek enflasyonla geçirdiği halde bu programa kadar batmamış başka bir örnek yok. Ben çok söylüyordum yabancı bilim adamlarına, "Gelin, Türkiye’yi inceleyin, çok enteresan" diye.
     
Siz ekonomi konusunda bildiğiniz her şeyi yazıp, önerebiliyor musunuz? Sınırlarınızı sistem belirlemiyor mu?
     Sistemin etkisi kesin oluyor. Türk insanının çocukluktan beri yetişmesi çok kalıplı. Ben çocukluğumuzu hatırlıyorum, belli şeylere karşı çıktığımızda aile içinde kısıtlanırdık. Sonra çevre... Bir de ciddi paranoyalar bulunuyor Türkiye’de. "Şunu söylersek, böyle mi anlaşılır?" diye korkuyoruz. Dediğiniz çok doğru. Gençliğimizde de bir şey söylediğimizde, "Sen sus, çocuksun daha" demezler miydi?
     
İşadamları ve siyasi iktidar size terbiye edilmesi gereken çocuk muamelesi mi yapıyor?
     Sadece onlar değil, bütün sistem böyle bakıyor. Mesela bizde savunma ödenekleri çok sorgulanmış şeyler değil. Hep kafamızda "Acaba oraya girersek laiklikte bir sıkıntı mı çıkar?" gibi soru işaretleri oluyor. Bazı şeyleri sorgulamayınca çok daha kısıtlanmış oluyoruz.
     
Yani bazen inanmadığınızı söylüyor, bazen de inandıklarınızı söylemiyor musunuz?
     Şimdi yalnız son iki üç yıldır ekonomi basınında tartışmalar daha değişmeye, daha renklenmeye başladı. Bu iki-üç yıl Türkiye’nin geleceğine daha çok katkı yapacak. Mesela para politikasını eskiden çok az insan bilirdi, şimdi Merkez Bankası bakıyorum para politikasını açıklıyor, herkes tartışmaya başlıyor.
     
Evet ama, tartışmalarda hep bu döviz, borsa, faiz üçgeninde kalınıyor. Üretim tartışılmıyor.
     Asıl üretimle uğraşmamızın gerektiği doğru ama döviz, para, faiz üçlüsündeki sorunları çözmeden de insanların üretim yapması, yeni yatırımlara girmesi mümkün değil.
     
Ekonomi üretimden koptukça hayattan uzaklaşıyor, hatta hayata düşman bir mekanizmaya dönüşüyor halkın gözünde. Halkta alttan alta ekonomiye ve ekonomistlere karşı bir tepki, hatta nefret oluştu mu?
     Bankacılara karşı nefret değil de biraz tepki oluştu. Eskiden bankacılara daha bir saygıyla bakılırken şimdi bu saygı kayboldu, yıkıldı. Ekonomistlere karşı tepki hissetmedim. Sadece bazen beklediklerini söylememizi istiyorlar.
     
Televizyonda, ekonomi bu haldeyken sürekli gülüyorsunuz diye tepki gelmiyor mu?
     Çok gülüp eğlendiğimiz bir program oldu, aslında biz de sinirlerimiz bozulduğu için gülüyorduk. O zaman çok tepki aldık. "Herkes ağlıyor, siz niye gülüyorsunuz?" diye kızdılar. Aslında düşündük, dedik ki, "Bu televizyon işi biraz show business." İnsanlar eğlenmek de istiyor. Ve format buna doğru gitti. O zaman da adımız "Televoleci iktisatçılar"a çıktı. Ama mesela diğer taraftan Hollanda’dan bir Türk şöyle bir faks gönderdi: "Tamam, ben programı çok seviyorum, onu anlıyorum da, sekiz yaşındaki kızım program başlamadan 10 dakika önce ‘Baba, o üç amca çıkacak, onu kaçırmayalım’ diyor, bunu anlayamıyorum."
     
Evet, sekiz yaşındaki kızın "Ekodiyalog"a ilgisini anlamak zor da, 18 ya da 28 yaşındaki kızların daha anlaşılır ilgileri de oluyor mu size? Arzu ya da sempati...
     Arzu değil ama sempati kesin.
     
Üçünüzün içinde, yani Asaf Savaş Akat, siz ve Deniz Gökçe arasında, en çok hanginiz kadınların ilgisini çekiyor? Bana, sizmişsinizdir gibi geliyor...
     Bana da öyle geliyor ama...
     
Erkek olarak mı, ekonomist olarak mı beğenilmek daha önemli sizin için?
     Sanırım ikisi de önemli. Beğenilmek güzel bir şey. İnsanın doğasında olan bir şey.
     
‘Biz de bu banka binalarında acı çekiyor, üzülüyoruz’
‘Bankacılar hem arkadaşları işsiz kaldığı için hem de borcunu ödeyemeyenlere haciz uygulanıyor diye çok üzülüyorlar. Bir fabrikayı söndürünce kredi verecek yer kalmıyor’

Kitabınızda Hitit kralı Pithana’nın, Asur tüccarlarının Hitit topraklarında mal satmasına izin verdiğinden ama borç alışverişine, tefecilik yapmalarına izin vermediğinden söz ediyorsunuz. Burada IMF’in Türkiye’deki etkinliklerine bir gönderme yapıyor olabilir misiniz?
     Ben bu konunun kitapta ayrıntısına girmedim çünkü ekonomi ağırlıklı olmasını istemedim. Bu dediğinizi aslında ben dipnot olarak koyacaktım fakat çok uzuyor.
     
Kitabınızdaki iktidar ilişkileri güncel iktidar ilişkilerini hatırlatıyor.
     Daha çok Osmanlı’yı hatırlatıyor. Günceli de hatırlatıyor.
     
Ve nedense hep güncel olanla bağlantılandırdığımız, ilişkilendirdiğimiz bu kitabın adı "Anitta’nın Laneti". Kitabın sonlarına doğru Hititler kendilerine bir türlü yar olmayan Hattuşa kentini kendi elleriyle yakıp yıkıp göç ediyorlar. Böyle bir kriz döneminde hem de bir ekonomistin böyle bir kitap yazması belli bir umutsuzluğa işaret ediyor olamaz mı?
     Hayır, o kadar kötümser olmamak lazım. Evet, katılıyorum, umutsuzluk çağrıştıran bir öykü. Bu "Anitta’nın Laneti" çıktığında Hattuşa’nın Ankara’ya yakınlığı dolayısıyla "Oraya bir gönderme mi yapılıyor?" diyenler oldu. Değil. Ben burada Hititler’le ilgili bir şey ortaya koydum.
     
Bankacılığı filan bırakıp, tamamen edebiyata konsantre olmayı düşünüyor musunuz?
     Düşünüyorum. Benim planım öyle. Çok uzun olmayan bir süre sonra sadece üniversite, televizyon ve kitap yazmayla uğraşacağım.
     
Siz aynı zamanda bir edebiyatçısınız artık. Şu anda içinde oturduğumuz bu banka binası ve benzerlerinde insanların hayatını karartan haciz kararları alınıyor. Bu size acı vermiyor mu?
     Biz de bu banka binalarında bu olayları çok ağır biçimde hissediyoruz. Bankacılar hem arkadaşları işsiz kaldığı için hem de borcunu ödeyemeyenlere haciz uygulanıyor diye üzülüyor. Haciz işi bir bankacının hiç istemeyeceği bir olay. Bir fabrikayı söndürünce kredi vereceğiniz bir yer kalmıyor. Fabrikayı alıp bir defada satıyorsunuz, bitiyor, keşke o kredi ilişkisi devam etse de, para kazansanız.
     
‘Sevişme sahneleri iyi işlensin istediler’
Şu andaki konumunuz nedeniyle mi, kitapta sevişme bölümlerini daha başlamadan bitirdiniz?
     Bu, konumumla ilgili değil. Bunu hiç düşünmedim. Eldeki Hitit tabletlerinde kitapta sözü edilen kadın karakterlerle ilgili fazla bir bilgi bulunmuyor. O yüzden de aşk sahneleri yazmak için spekülasyonu ileri götürüp götürmeme konusunda kararsız kaldım açıkçası. Eğer yazsaydım belki kitap daha renklenebilirdi. Kitabı basılmadan önce ilk Meral Okay okudu. İsmet Berkan’a gönderdim, Ercan Kumcu’ya gönderdim. Birkaç arkadaşıma daha gönderdim. İsmini şimdi vermeyeceğim bir arkadaşım da sizin gibi sevişme sahnelerinin biraz daha işlenmesi gerektiğini söyledi.
     



 PAZAR


Seyyar alışveriş merkezi
KİM NE OKUYOR?..
Plaza’daki Akdeniz
’Sınırlarım çok dar’
"Tuvalet giyip göbek atamam"
Kıyafetler açık artırmada
Festivaller peş peşe
Tasarımın milli takımı
Şarap bağlarına günlük turlar
Bodrum’da rakı-balık
Yaşamayı unutmamak
Şarabın köpüklüsü
Klasikler yarışıyor
Savaş döngüsü yaklaşıyor...
Sanat REHBERİ
"Sistem bizi terbiye ediyor"
DVD / Selim BOY
C’est Byzance!
Bahçeni söyle kim olduğunu söyleyeyim
smanoğulları
İdeal erkek!
Timsah saldırısına uğrarsanız...
Gazozlu kadın sohbeti


 SAYFA BAŞI 





© 2001 Milliyet