Siz bu satırları okurken ben Milliyet TIR'ıyla yollarda olacağım. Bugün Kocaeli, Gölcük. Yarın Adapazarı. Sonra Düzce, Zonguldak...
Depremin hemen ertesinde bir izin günümde gitmiştik kızımla oralara...
Acıları çok tazeydi. Gündelik ihtiyaçlarının çok azı giderilebiliyordu.
Kısa sürede o kadar çok kişiyle konuşabilmiştik ki... Neden derseniz ev - bark kalmamış. Herkes sokaklarda. Eh, bizim de depremzede olmadığımız her halimizden belli. Derhal yanımıza gelip, hatta çevremizde kalabalık çemberler oluşturup dertleşmişlerdi bizimle. Yüzleri de, anlattıkları sorunlar da dün gibi gözümün önünde.
Aradan 2 yıl geçti. Bu kez haberli - randevulu gidiyoruz. Sade vatandaş olarak değil, Milliyet'in şemsiyesi altında oradayız. Büyük acı ve kayıpların 2 yıl sonrasında bakalım neler anlatacaklar?
Kendi büyük depremini bekleyen İstanbulluların çoğu, aslında ne zamandır gizliden gizliye yıpratıcı bir sinir harbi yaşıyor. Maddi olanaksızlık nedeniyle büyük çoğunluğun evini değiştirmesi, önlemini alması da mümkün değil. Art arda gelen 2 ekonomik krizin ertesinde, önceden imkanı olan için de şimdi bu imkan ortadan kalkmış durumda.
Ben hayatım boyunca hep bardağın dolu tarafını görmeye çalıştım. 2. yıldönümünde deprem bölgesine doğru yola çıkarken de "Onlar hiç değilse büyük depremlerini yaşayıp gerilerinde bıraktılar," diye seviniyorum tuhaf bir biçimde.
Aradan geçen süre içinde Marmara Denizi'nin dibi, yerli - yabancı en ünlü deprem uzmanları ve çok hassas ölçüm yapabilen gemilerle incelendi. Kuzey Anadolu fayı, artık dünyada deprem beklenen bölgeler içinde huyu - suyu, yatay atımlı mı dikey atımlı mı, tek parça mı çok parça mı olduğu en iyi bilinen fay. Depremimizin muhtemel şiddeti de aşağı - yukarı malum. Tek bilinmeyen zamanı.
Ve er ya da geç o zaman geldiğinde depremden haberli! İstanbulluların, depremden habersiz İzmitliler ya da Gölcüklülerden daha avantajlı durumda olmayacaklarına kalıbımı basarım.
Ülkeyi yönetenlerin vurdumduymazlığı nedeniyle kendilerini uyaran olmadığı için, 17 Ağustos 1999 gecesi saat 03.02'ye kadar en ufak bir tedirginlik bile yaşamadan ansızın gelivermişti büyük felaket.
Pekiyi ya şimdi?
Bir babadan depremde ölen kızına mektup
İstanbul Haber İlan Gazetesi İmtiyaz Sahibi Kenan Çakal'ın e - posta mesajı, tam da Milliyet'in TIR'ıyla deprem bölgesine gideceğimiz gün geldi:
"Kızım Çınarcık'ta Veli Göçer'in daha fazla rant uğruna çaldığı malzemeler sonucu yaptığı binaların çökmesi sonucu hayatını kaybetti.
18 yaşında gencecik, dünya güzeli bir kızdı. Onu nasıl büyüttüğümüzü bir Allah bir de biz biliriz. Tahsil hayatı boyunca karnesinde 4'ü yoktu. Üniversite imtihanlarında Ankara Hukuk Fakültesi'ni iyi bir puanla kazanmıştı. Ama sonucu öğrenemeden Veli Göçer'in yaptığı çürük binaların altında kaldı.
Kızım İrem, ülkede adaletin olmadığını, hukukun üstünlüğünü savunanların takiyye yaptığını, adaletin vicdan ile cüzdan arasına sıkıştığını belirli zaman dilimleri içinde bana anlatıyordu. Ben de ona yanıldığını ve Türkiye'nin
bir hukuk devleti olduğunu söylüyordum.
Şimdi daha iyi anlıyorum. Kızım ne kadar haklıymış! Bu ülkede hukukun işlemediğini, adaletin güdük kaldığını gördüm.
300 kişinin ölümüne sebep olan Veli Göçer bir hukuk rezaletiydi. Başka bir rezalet yaşandı ve adalet yerini buldu! Veli Göçer serbest bırakıldı.
Evet, Veli Göçer dışarıda, hukuk sistemimiz tatilde, kızım ve eşimle birlikte on binlerce insan mezarda. İşte Türkiye'nin zavallılığı. Kızım İrem, sen ne kadar haklıymışsın. Ben de bundan sonra artık adalete, hukuka, hakime, savcıya, bakana, milletvekillerine güvenmiyorum. Geççgelen adalet adalet değildir. "Ateş düştüğü yeri yakar."
Hepimizi sevmeye sevginiz, hepimizi sarmaya gönlünüz yetti. Ama bizlerin gücü sizlere yetmedi. Kollarımızdan ayrıldınız. Sizlere veda edemeyiz. Duygularımızda bir nur hüzmesi olarak hep aramızda kalacaksınız. Ölümünüzün 2. yılında sizleri çok özledik.
Bizler bu acılar içerisinde 2. yılımızı doldururken, dışarıda elini kolunu sallayarak gezinen Veli Göçer, müteahhitliğe başlayacakmış.
Ülkeye hayırlı uğurlu olsun!"