
|


Güler Sabancı: "Sadece işadamlarından dost edinseydim, bugün burada olmazdım."
"Sezen söyler, ben ağlarım"
Şarapçılık yapmak Güler Sabancı’ya iyi gelmiş. "Şarap yapmak sakinlik ve yavaşlık istiyor. İnsan durup, ‘Ben ne yapıyorum, neler yaptım’ diyor."
Ahmet Tulgar
Anlattıklarıyla beni iştahlandırdı. Açıkçası onunla bir şişe şarap açmak, içmek, peynirler yemek istedim. Şarabın yıllanışını, peynirin küflenişini bekler gibi bir akşam geçirmek. "Sezen Aksu söyler, ben ağlarım" diyen kadını daha çok tanımak istedim. Ama vaktimiz sınırlıydı. Zaman, Sabancı Holding’in fabrikalarındaki bantların hızına uyarlanmıştı. Şarap mahzenlerindeki sessizlikten, üzüm bağlarında durup bakınca güneşin başka doğup battığından söz eden bu kadın, ızbandut gibi korumaların arasında arabasına atlayıp, fabrikanın birine gidecekti.
Güler Sabancı, benim daha tanımadan sınıfsal konumundan yalıtarak tasavvur edebildiğim birkaç kapitalistten biri olmuştur. Ondaki, hayatının her alanına sıçrayan yaşam kıpırtısının, kısık ve mütevazı ama davudi sesin ve fevri kahkahanın zaten bir sınıfın çekmecesine sığması imkansız.
Onu düşündüğüm gibi buldum.
Şarap, sabır, emek, bereket çağrıştırır. Şarapçılığa başlamanızda bu sembolik değerlerin etkisi olmuş mudur? Tabii, tabii, bir kere bir keyif tarafı oluyor. Paylaşım tarafı oluyor. Keyif paylaşıldığı zaman daha büyüyen bir şey. Zaten bu şarapçılık yapma fikrinin doğuş anı da öyle bir andı. O da bir başka keyif olan rakı sofrasında doğdu. Ben hep şarabı severdim, dayım da, şimdi zaten şirkette de ortağım, Orhan Türker, o da keyifli bir rakı içicisidir. Bir yaz akşamı, şarap serüveni diyorum ben şimdi ona, dayımla Tekirdağ yöresindeki yazlık evinde rakı içerken, "Yahu, dayıcığım bu yöre, eski çağlarda şarapçılık yapılan yerler, acaba Türkiye’de iyi şarap üretilir mi?" diye sormamla başladı. Ancak işin içine girince bir başka keyfini daha gördük. Hani derler ya, "Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur", bağ emek isteyen bir şey. Uzun ve sabır isteyen bir iş şarap işi. Bir bağa fidanları dikiyorsunuz, ilk beş sene mahsul almıyorsunuz, öyle bir kişisel disiplin gerektiriyor ki. Bağ büyüyor, görüyorsunuz ama hocalar "Hayır" diyor, "Keseceksin, üzüm vermeden keseceksin". Çünkü kökü kuvvetlenecek. Yani önünüzdeki bir 20 seneyi düşünerek, bir beş sene fedakârlık etmeniz gerekiyor. İlk bir sene, iki sene kolay duruluyor da, üçüncü seneden sonra, "Yahu, acaba, hani, kesmesek de, bu sene biraz mahsul alsak mı" diye bir hevese geliyorsunuz. Ama dayanmak lazım. Biz dayandık. Beş seneden sonra da bir iki sene şarap yapmış olarak bekliyorsunuz. Bir yedi sene sonra işte o şişe açılıyor.
İnsan ilişkilerini de, ilişkilerinizi, sevgilerinizi de bu süreçlerden geçirir misiniz? Özel hayatınız benzer mi şarapçılığa? Çok kolay değil tabii. Bizim dünyamız çok hız gerektiriyor. Onun için Şarköy’e bağa gitmeyi çok seviyorum. Orada böyle biraz temponuz düşüyor. Düşmesi de gerekiyor. O öyle bir işlem çünkü. O mahzene girince enteresan bir his oluyor, ister istemez böyle küçük sesinizle konuşmaya başlıyorsunuz. Nedenini sordum, danışmanlığımızı yapan Bordeaux’nun üstadlarından Pascal Delbeck "Doğrudur, çünkü o daha oluyor" dedi. Ve "Şarap yüksek ses, gürültü, heyecan, öyle şeyleri sevmez, sakinlik sever" dedi. Bu işin insanı sakinleştiren, durup düşünmek isteten bir hali oluyor.
Milan Kundera’nın "Yavaşlık" adlı kitabındaki bir şeyi hatırladım: "İnsan yürürken bir şeyi hatırlamak istediğinde adımları yavaşlar, unutmak istediğinde hızlanır." Aynen, aynen işte öyle, aniden yavaşlıyor.
Mahzene girdiğinizde kendinizle yüzleşiyor, başarısızlıklarınızı düşünüyor musunuz? Eh, o sakinlik, mahzen, Şarköy, bağa gitmek, tabiatla beraber olmak düşündürüyor tabii. Yani, "Ben ne yapıyorum" falan oluyorsunuz. "Neler yaptım" filan. Ama Pazartesi ofise geldiğinizde tekrar aynı tempoya giriyorsunuz. Mesela Bordeaux, öyle büyük bir şehir değil. Pascal Delbeck, bir buçuk saat dışında çalıştığı Bordeaux’yu çok büyük, çok gürültülü buluyor. Bordeaux’nun dışında hayatın kendisi şarap. Oradaki dünya çok sakin, orada sanki güneş başka türlü batıyor, başka türlü doğuyor, çünkü duruyorsunuz ve seyrediyorsunuz. Ben öyle bir hayat yaşayabilir miydim? Şu anda değil gibi geliyor. İleride sadece şarapla yaşayabilir miyim?
Bir de bir üniversiteniz oldu, Sabancı Üniversitesi. Bu iş de biraz şarapçılığa benzemiyor mu? İnsanlar geliyor ve onların işgücüne dönüşmesi için beklemeniz gerekiyor. İkisi de çok sabır isteyen işler. Sabır doğru bir kelime burada ve yavaşlık isteyen işler. Sakinlik, dinginlik... Çocukluğumdan beri hiper aktiflik sınırına yakın sayılacak derecede hareketli biriyim, dolayısıyla belki de hayatın güzel bir tesadüfü diye görüyorum, belli bir yaşlara geldiğimde böyle iki proje ile içiçe oldum. Bu bana iyi geldi.
Siz Sabancı Ailesi’nin Türkiye’deki toplumsal hayatla buluşma momenti oldunuz. Sivil toplum faaliyetleri, TÜSİAD, Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) ile dirsek teması... Sabancı Ailesi "yeni hayatla" sizinle birlikte mi tanıştı? Eskiden de bunlar oluyordu ama önceki kuşakların dünyası farklıydı. Ben 77, 78’lerde okulu bitirip işe başladım. Cem Boyner sınıf arkadaşımdı, Bülent (Eczacıbaşı) bizden büyüktür ama iyi arkadaşımdır. Bizim jenerasyonda böyle bir görüntü olabilir. O dönemler bu sivil toplum örgütleri, gönüllü kuruluşlar yeni ortaya çıkıyordu.
Sizi sivil toplum faaliyetlerine ne yöneltti? Mutlu bir insan olmak için tatmin olmanız gerekiyor. Aldığınız kadar vermeniz gerekiyor. TÜSİAD’da yakaladığımız takım oyunuyla bazı şeyleri Türkiye’de ilk kez yaptık. Eğitim raporu, Demokratikleşme Raporu. "Vatandaşın Hakları" diye bir el kitabı hazırladık. Önemsedik bunları. Etik meselesini ilk kez biz gündeme getirdik. Bu değişimlerin bir parçası olmaktan mutlu oldum. Daha sonra biliyorsunuz TÜSİAD’daki görevimden ayrıldım. Üyeliğim devam ediyor.Yine bir toplumsal ihtiyaçtan doğan YDH’ya fikir tartışmaları düzeyinde katılımım oldu. Daha sonra bir siyasi parti haline geldi. Desteğimi hiç esirgemedim ama ben siyasette yokum. YDH bazı önemli şeyleri Türkiye’de ilk kez söyledi. Bakın, bugün yine aynı noktaya geldik. Türkiye maalesef siyasi reformlarını yapamıyor.
Ekonomi kaygan bir zemin. Her şeyin gecelik değiştiği bu kriz sizde farklı bir romantizme, farklı bir duyarlılığa neden olmuş olabilir mi? Sırtınızı daha sağlam bir şeye dayama gibi... Hayır, (Gülüyor), bilmiyorum ne aradığınızı ama bende böyle bir etkisi olmadı. Tam tersine ben kriz olduğunda Amerika’daydım, "Bir an önce işimi bitirsem de Türkiye’ye dönsem, işim, gücüm arkadaşlarım" diye acele ettim. Sizin söylediğiniz gibi düşünceler gelmedi aklıma.
‘Tek branşta eğitim artık yetmiyor’ Nasıl gidiyor okulda işler? Bu sene üçüncü öğrenim yılımıza başlıyoruz. Bir üniversitenin hayatında ilk iki üç seneyi değerlendirmek çok erken olur. Bir üniversitenin başarısı mezun olan talebelerinin başarısıyla ölçülür. Biz o aşamaya gelmediğimiz için şu andaki ölçülerimiz, başarılı talebelerin bizi seçmesi, tabii bir o kadar da başarılı öğretim üyelerinin bize gelmek istemesi. Ama bu kısa ölçümümüz oldukça başarılı olduğunu gösteriyor. Sürekli öğrencilerimi arasında anketler yapıyoruz. En son anketten yüksek memnuniyet çıktı.
Üniversitenizde okutulacak alanları, branşları belirlerken Sabancı Holding’in işgücü ihtiyacını kriter olarak aldınız mı? Hayır. Genel bir üniversite perspektifiydi. Dünyanın her yerinden eğitimciler geldi ve bir ortak akıl bulduk. Üç fakülte çıktı. Bir tanesi mühendislik ve doğa bilimleri fakültesi. İkincisi sanat ve sosyal bilimler fakültesi. Üçüncüsü yönetim bilimleri fakültesi. Bu arada dünya çok kompleks oldu. Sorunlar da çok kompleks. Dolayısıyla artık bir disiplinde eğitim görmekle dünyanın sorunlarını çözemiyorsunuz. "Interdisciplinary" dediğimiz kavram da buradan geliyor. Türkiye’de ilk kez bizim öğrencilerimiz gelirken yaptıkları tercihe rağmen ilk iki sene aynı dersleri okuyor. Dolayısıyla mühendislik okuyacak bir öğrencimiz de belli bir oranda tarih, sanat alıyor. Tarihle, sanatla, siyasetle ilginecek öğrencilerimiz de belli bir oranda matematik, doğa bilimleriyle tanışıyorlar. Ve iki sene sonra tercihlerini yapıyorlar. Doğru yaptığımızı hele bu sene kesin görüyorum. Çünkü öğrencilerimiz tercihlerini yaparken büyük bir oranda iki sene önce girerken okumak istediklerini söyledikleri alanları değiştirdiler. Bu bir insanın hayatını etkileyecek bir tercih.
‘Korumalar hayatımı kısıtlıyor’İş çevrelerinin kurduğu sivil toplum örgütlerinin kâr, kazanç, ticari çıkar gibi birçok handikapı oluyor. TÜSİAD’ın, birçok ilerici öneride bulunurken, AB için çok önemli olan ve işten çıkarmaları zorlaştıran iş güvenliği yasasına karşı çıkması çelişki değil miydi? TÜSİAD bunları aşmış bir dernektir. Çok hoş bir yazılmamış kurala göre davranılır. İnsanlar kendi sektörel problemlerini getirmezler TÜSİAD’a. TÜSİAD toplumsal doğrularla ilgilenmiştir. Örnek veriyorum: Türkiye’nin AB üyeliği. TÜSİAD’ın bütün üyeleri bunu desteklemişlerdir. Ha, TÜSİAD dışında, sektörel baktığınızda sizin işinize gelebilir, benim işime gelmeyebilir.
Sabancı soyadının sizi zorladığı, kısıtladığı zamanlar oldu mu? Hayır, hiç böyle düşünerek sürdürmedim hayatımı. Herkesin soyadı gibi benim soyadım da bana onur veriyor. Ama zannediyorum, hepimizi, ailemi çok etkileyen konu, Özdemir Amca’mı kaybettikten sonra hiç olmayan bir şekilde maalesef işte korumalarla filan gezmeye başladık. Bir tek o, son senelerde belki yaşantımı biraz kısıtlayan bir olgu.
Siz önceki çağların mesenlerine de benziyorsunuz. Sanatçılara hamilik eden soylulara yani. Etrafınızda hep entelektüellerden, sanatçılardan bir çevre oluyor. Asaf Savaş Akad, Nilüfer Göle... Sezen Aksu.
Değil mi? Hep beklenen kendi çevremin dışından arkadaşlar edindim. Yani örneğin bir Hasan Cemal, Cumhuriyet Gazetesi’nde Genel Yayın Müdürü’ydü ben onu tanıdığımda, ben de işte kapitalist dünyanın, Sabancı ailesinin bir kızı olarak... Ama bunlar dostluğumuza bir sınır getirmedi. Sanatçı dostlarım beni hep kendilerinden biri olarak gördüler. Farklı bir muamele yapmadılar. Biraraya geldiğimizde farklı dünyalardan gibi durmuyoruz. Herhalde sadece iş çevrelerinden, işadamlarından oluşan bir dostluk çevrem olsaydı, bugün bulunduğum yere gelemezdim.
İşten eve gelip düğmeye bastığınızda, Sezen Aksu çalınca, o şarkılarda tarif edilen duyarlılıklara kapılıyor musunuz? Aaaa, tabii, aaaa tabii, olmaz olur mu, yaşamı biraz öyle sürdüren birisiyim, işimi de. "İşle duygu karışmaz" derler, inanmayın, ben iş hayatımı da duygularla sürdürürüm, özel hayatımı da, özel anlarımı da. Tabii, Sezen bir şarkı söyler, ben ağlarım.
‘Step dansını çiftetelli gibi yapıyormuşum’Dansı çok seviyorsunuz bir de... Dansın hayatımdaki yeri çok önemli. Beş sene kadar, çok düzenli bir öğrenci olarak Sait Sökmen’e dans dersine gittim. 80’lerin başlarıydı, ayağımı çatlatana kadar sürdü. Ben Sait Sökmen’e step yapmaya gitmiştim. Bir iki ay sonra Sait Hoca, "Belden aşağını oynatacaksın, belden yukarını değil" dedi. Bana da takılıyor, "Adanalı’sın" diyor, halbuki Adanalı değilim. "Sen çiftetelli oynar gibi yapıyorsun step’i" dedi. "Olmuyor, yandaki odaya alalım" dedi. Yandaki oda Latin dansları. Ben de orayı daha çok sevdim. Annem soruyor, "Ne danslarına gidiyorsun" diye, ben "Tango, vals, samba, rumba falan" diyorum. Annem "Kızım, bunlar bizim dönemin dansları" diyor. Sonradan gördüğünüz gibi herkes Latin dansları yapmaya başladı. Bayağı bir avantajlıyım şimdi bu yeni ortamda.
İnsan çok zenginse tatminsiz mi oluyor? Sahip olduğun şeylerin kıymetini bilmek öğretilir bizim ailede. Dolayısıyla öyle bir lüzumsuz tatminsizliği (Gülüyor) hiçbir zaman düşünemiyorum dahi.
PAZAR


Fazıl ve Genco’dan "NÂZIM"
KİM NE OKUYOR?..
Doğru yuva nasıl bulunur?
‘Ne tutarsam altın oluyor’
Doğu-Batı "Karma"sı
"Amerikan Pastası"ndan çıktılar
‘Tuhaf bir gizemi var’
Çatalhöyük’ün erkekleri aklandı
Bağdat Caddesi’nde "düş zamanı"
Mavi yolculuğun durağı
Orbital da İstanbul’da...
Demokrasi mi, protokol mü?
Yabancı içkilere yerli çeşniler
Sanat REHBERİ
"Sezen söyler, ben ağlarım"
DVD / Selim BOY
Borsa’nın Akdeniz Lokantası
C’est Byzance!
Tarçın Kulübü’ne hoşgeldiniz
Bir yaz vakti Karadeniz kıyıları
İdeal erkek!
Ağustos nasıl 31 gün oldu?
Gazozlu kadın sohbeti
SAYFA BAŞI

|
|

|