Eğer düşünecek olursanız, evvela Kuvayı Milliye hareketi başladı, sonra mı Halk Fırkası kuruldu; yoksa Halk Fırkası kuruldu ve Kuvayı Milliye hareketini mi o başlattı diye..
..yahut hatırlamaya çalışırsanız, önce çok partili demokratik parlamenter rejime geçme kararı alındı, Demokrat Parti onun ürünü mü oldu; yoksa Demokrat Parti kurularak mı o, çok partili demokratik parlamenter rejimi açtı..
..böyle fikirleri kafanızdan hiç geçirmeyiniz, hele bu tarz benzetmelere kesinlikle kalkışmayınız..
..çünkü bir demagoji yağmuru altında sizi sırılsıklam ederler: O şartlarla bugünkü şartları, o günkü durumla bugünkünü kıyaslama imkanı mı olurmuş!
Ama gene de, Türkiye'nin siyaset hayatını sağlığa kavuşturmak istiyorsanız - bu, artık kesin bir zarurettir; zira her şey o sağlıksız bünyenin sonuçudur - bunu mevcut siyasi partilere bir yenisini ekleyerek yapamazsınız. Mutlaka bir demokratik toplum hareketinin ortaya çıkıp ağırlığını koyması, Parlamentoyu "doğal mecra"ya sokması lazımdır. Bu, seçim ve siyasi partiler kanunlarında gerekli değişiklikler yapılarak yeni bir anayasanın hazırlanması için genel seçime gidilmesidir. O seçimde ne olur? Artık orası, iradesini belli etmesi için önündeki yol temizlenmiş bulunan seçmenin bileceği iştir. Ama böyle hallerde, yolu açmış demokratik toplum hareketinin renklerini taşıyacak siyasi partinin en fazla şansa sahip olduğu genellikle görülmektedir.
Bunu "Ecevit ve ortakları" kendiliklerinden yaparlar mı? Asla. En iyi yorumla, Ecevit ayda yaşamaktadır ve ülkenin gerçeklerinden tamamile habersizdir.
Zaman tünelinde
Ya, bu yolu onların rızasıyla bir "bürokratlar iktidarı"nın açması? "Onların rızası" bir hayal, "bürokratlar iktidarı" gibi formüllerin arkasındaki fikirler ise bu ülkede çoktan söylenmiş, tartışılmış, geçersizliği hükme bağlanmış ve rafa kaldırılmış tezlerdir. Milletin kaderinin "Hasolara, Memolara bırakılmayacağı" 1940'lar sonunun konuşmalarıdır. "Taşralılık", ayak kokusu / ter kokusu / görmemişlik / çatal - bıçak tutamama / tahretlenmesini bilmeme gibi "leitmotiv"lerle süslenerek 1950'lerin gündemini oluşturmuştur. 1961 seçimlerinden sonra Parlamentonun açılmasını önleme kararı almış "yüksek rütbeli Asker" seçmenin ancak "kendi el yazısıyla yazılmış oy"unu seçimlerde makbul sayma niyetindeydi. 1970'lere gidilirken "tepeden inmeciler", tepeden bakmanın örneğini veriyorlardı.
Bunların hepsinin hesabı görülmüş, "az gebelik" gibi "az demokrasi"nin de bir kandırmacadan ibaret bulunduğu, vazgeçilmemecesine kabul edilmiştir.
Bunları yaşamış olmak şart değildir; hepsi yakın tarihimize ait kitaplarda yazılıdır.
* * *
Türkiye'de demokratik bir toplum hareketinin "28 Şubattaki kadar dahi bir Asker desteği"ne ihtiyaç hissedilmeksizin gerçekleştirilebileceğini "3. bin yıl" başındaki Türkler ispat etmekle mükelleftirler. Bunun için "damarlarındaki asil kan"a artık ihtiyaç duyulmamalıdır. 78 yıllık Cumhuriyetin birikimleri, buna yeterli olmalıdır.