İsrailliler'in, Filistinliler'in yaşadığı cehenneme bakın. Yedi yıl önce imzalanan Oslo Anlaşması'nın öngördüğü "aşamalı barış sürecinden" eser kaldı mı?
9 Ağustos'ta Filistinli bir intihar eylemcisinin, Kudüs'ün orta yerindeki bir pizzacıda öğle yemeği yiyenleri havaya uçurarak kendisi dahil 15 kişiyi öldürmesi... Ardından Filistinliler'in sokaklara taşıp bu eylemi güle oynaya kutlaması... İsrail ordusunun Kudüs'ün doğusundaki, Filistinliler'in siyasi merkezi olan "Orient House" binasını işgali... Protestolar, çatışmalar... İki halkın da "barış sürecinin" yeniden canlanabileceği inancını iyice yitirip upuzun (İsrail ordusunun tahminlerine bakılırsa, 2006'ya dek sürebilecek) ateş günlerine hazırlandığını yansıtan haberler, anketler, analizler...
Bu karamsar Ortadoğu manzarasını çaresizce izlemek, 1990'lar boyunca Arap - İsrail barışı için harcanan yoğun enerjiye enerjisini katmış herkes için acı kuşkusuz.
Ancak taraflarla ilişkisi, barış sürecinde bugüne dek üstlendiği rol ve bölgedeki çıkarları düşünüldüğünde, gidişatı değiştirebilecek nüfuza en fazla sahip ülke konumundaki ABD'nin "eli kolu bağlı" halini, sadece "çaresizlik" ile açıklamak pek mümkün değil. Ortadoğu'daki son olaylara tepkisini, 31 günlük tatilini sürdürdüğü Teksas'taki çiftliğinden yaptığı açıklamalarda yansıtan Başkan George W. Bush ve yönetiminin tavrı, "çaresizlik" ile "çabasızlık" arasında bir yerde belirleniyor. Bir yandan Filistin lideri Yaser Arafat'ı "Hamas ve İslami Cihad önderliğindeki terörü durdurmak için yeterli çaba göstermemekle" suçlayan, bir yandan da İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un "ateş tümüyle sönmeden müzakereye yanaşmama" tutumunu eleştiren ABD, her iki mesajının da takipçisi olmayan edilgin ve etkisiz bir politika izliyor.
Washington'ın yanlış hesabı...
Bush yönetiminin, Ortadoğu'da olan biteni izlemenin ötesinde pek az şey yapacağı, aslında başından belliydi. Zira bu tutum, bir beceri sorununun değil, siyasi bir tercihin sonucu.
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, aylar önce, İsrail - Filistin barışı konusunda izleyecekleri politikanın ana çizgisini "yardımcı ol, ama ısrarcı olma" (assist, but not insist) diye açıklamıştı. Bu slogan, iktidarı boyunca, özellikle de 2000 yılında, tarafları nihai barışa taşımak için olağanüstü çaba harcayan, sık sık ısrarcı ve zorlayıcı davranan Clinton yönetiminin politikalarına, Bush ekibinin duyduğu tepkiyi açıkça yansıtıyor.
Bush yönetiminin çeşitli sözcüleri, göreve geldikleri ilk aylarda, Clinton'ı kendi prestiji uğruna, İsrail ve Filistin liderlerini (özellikle de Arafat'ı) olmayacak bir barışa zorlamakla suçlamış ve tarafların kendi hallerine bırakılmasının, ABD'nin itici gücü olmadan müzakere etmelerinin "daha doğru" olacağını bildirmişlerdi. Yeni yönetim aynı zamanda, "Clinton döneminde, İsrail - Filistin eksenine fazla saplanıldığını, ABD'nin dost ve ılımlı Arap ülkeleriyle ilişkilerinin ihmal edildiğini, artık Ortadoğu'da bu ülkeleri de kucaklayan daha geniş ufuklu bir politikanın gerektiğini" savunmuştu.
Gelin görün kü, sekizinci ayındaki Bush yönetimi, onbirinci ayına giren İntifada'nın masum sivilleri hedef alarak, barış müzakerelerini gündemden çıkararak sürmesini, İsrail'in belirli hedefleri bir bir ortadan kaldırmaya yönelik suikast eylemlerini "esefle" karşılamanın ötesinde pek az şey yaptı bugüne dek. Gidişatın, tarafları barış masasından iyice uzaklaştırmasına seyirci kaldı. Ilımlı Arap ülkeleriyle diyaloğunun, İsrail - Filistin meselesinden bağımsız olamayacağını, Ortadoğu'nun kalbinin Kudüs'te attığını göremedi.
"Mübarek" bir uyarı...
Şimdi, Washington'daki yanlış hesabın hem Ortadoğu'ya hem ABD'ye maliyeti konusundaki eleştiriler, Bush yönetiminin yerli muhaliflerinin dilinde değil sadece. Yönetim, bu konuda İsrail ve Filistin'deki "ılımlı" sözcüler tarafından da aylardır dile getirilen eleştirileri, son olarak oldukça etkili bir kanaldan daha dinlemek zorunda kaldı.
Uyarı, bu kez bir "dost" Arap ülkesinden, Mısır'dan geldi. Son 20 yıldır Mısır lideri Hüsnü Mübarek'in ulusal güvenlik danışmanlığını yapan Osama el - Baz geçen hafta Washington'daydı ve ABD'nin Ulusal Güvenlik Konseyi, Dışişleri ile Merkezi İstihbarat Teşkilatı yetkililerine üç önemli mesaj verdi.
Birincisi, "Yardımcı olabilmeniz için ısrarcı da olmanız şart" dedi Baz. Şiddetin tırmanmasına seyirci kadıkça, sesinizi yükseltmedikçe, tarafları zorlamadıkça, hem Arap ülkelerindeki hem İsrail'deki ılımlı kesimleri hayal kırıklığına uğratıyorsunuz, onları zayıflatıyorsunuz.
İkincisi, "Şiddet tamamen durmadıkça müzakereye yanaşmayacağını söyleyen Şaron'un tutumu ne kadar yanlış ise, Washington'ın, ortalık süt liman olmadıkça, bölgeye gözlemci göndermeme kararı da o kadar yanlış" idi Baz'a göre. Şiddetin dinmesi için, iki tarafın da gözlemciliğini kabul ettiği tek ülke olan ABD'nin, bu görevi şimdi üstlenmesi gerekti. Baz'ın, bu noktada, İslam ülkelerinin Birleşmiş Milletler'de gündeme getirdiği ve Güvenlik Konseyi'nin bugün ele alması beklenen, "Batı Şeria ve Gazze'ye BM gözlemcisi gönderilmesi" önerisine muhalif sözleri özellikle dikkat çekiciydi. Mısırlı dış politika kurdu, İsrail'in karşı çıktığı ve ABD'nin de benimsemediği "BM gözlemcileri" önerisinin "tek taraflı" olduğunu ve sorunu çözmeyeceğini ifade etti.
Üçüncüsü, Bush yönetiminin pasif tavrının, Arap ülkelerindeki anti - Amerikan hissiyatı güçlendirdiğini söyledi Baz. En ılımlı Arap ülkelerinde bile halkın, "Washington, İsrail hükümetini karşısına almamak için şiddete göz yumuyor" diye düşündüğünü anlattı. "ABD'nin şu andaki tutumu, bölgede köktendinci hareketlere yarıyor. 'Biz, gelin anti - İsrail bir politika izleyin' demiyoruz, devreye girin yeter. Yoksa sizin de çıkarlarınız zarar görecek. Gidin, Körfez ülkelerinde camilerde konuşulanlara bir kulak verin, anlarsınız" dedi.
Kahire'den gelen bu mesajlar, Teksas'taki çiftlikte ne etki yaptı bilinmez. Ancak Bush yönetiminin Ortadoğu'yu izleyen kurmaylarının, pasif politikalarından ne kadar çabuk cayarlarsa, o kadar iyi olacağını görmeleri için yeterli nasihat da mevcut, musibet de.