Hayatı olduğu gibi kabul etmek... Orhan Pamuk'un bir sözü. Geçenlerde Radikal'in kitap ekinde okudum.
Şöyle diyordu:
"Binbir Gece Masalları'yla önceki aşk ve nefret ilişkim, ilk okumalarım, hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenememiş bir çocuğun hayalleri ile bir delikanlının öfkeleri arasında geçmişti. Şimdiyse 'Binbir Gece Masalları'nın, tıpkı hayat gibi, olduğu gibi kabul edilmezse bize mutsuzluk verecek bir şey olduğunu yavaş yavaş anladım. Okur bu kitabı hiçbir boş beklentiye ve umuda kapılmadan içinden geldiği gibi ve kendi keyiflerinin mantığını izleyerek okumalı bence..."
Hayatı olduğu gibi kabul etmek!
Bu sözü bir kenara not etmiştim. Üzeyir Garih'in bir cinayete kurban gittiğini öğrenince hatırladım.
Çok iyimser bir insandı.
Ne zaman karşılaşsak sorardım:
"Nasılsınız?"
Yanıt değişmezdi:
"Allah'a şükür çok iyiyim."
Veyahut:
"Bomba gibiyim!"
Üzeyir Bey'in bu iflah olmaz iyimserliğine bazen kızardım. Belki kimi zaman kıskandığım için, ben niye böyle olamıyorum diye sinirlendiğim için kızardım.
O sanki iyimserliği bir hayat düsturu haline getirmişti.
Niye?
Hayatı olduğu gibi kabullendiği için mi?
İyimserliği, öyle sanıyorum ki, hayatın eninde sonunda iyiye doğru değişeceğine olan inancından kaynaklanıyordu. İnsanlığın tarihine bir bütün olarak bakınca, insanlığın geldiği noktada kötülüğün değil iyiliğin ağır bastığını, ileride daha iyinin geleceğini görebildiği için iyimserdi belki de.
Türkiye için de o yüzden iyimser düşünceler beslerdi. Toplumsal gelişmenin sancılı ve yavaş gelişmesini doğal karşılardı. Tarihin kepaze sayfalarından ibret alınarak, daha güzel sayfaların yazılacağına inanırdı.
Onun için sabırlıydı.
Hoşgörü sahibiydi.
Herkese elini uzatmasını, gözlerinin içine bakmasını bilirdi. Her çevreyle diyalog içinde olmaya çaba sarfederdi.
Üzeyir Garih yalnız parasının hesabını kitabını yapan işadamlarından değildi. Tıpkı yarım yüzyıllık can arkadaşı, iş ortağı İshak Alaton gibi o da Türkiye'nin ve dünyanın halleriyle yakından ilgilenirdi. Demokrasinin hukukla, insan haklarıyla, sivil toplumla ete kemiğe bürüneceğini, gerçek barışın ancak bu yolla kurulacağını bilirdi.
İyimser olmak kolay değildir.
İnsanlığın aydınlık geleceğine inanmanın yolu yalnız inançtan değil, bilgi ve deneyim birikiminden geçer. Böyle bir yapıya, formasyona sahip olanlar, gerçekte hayatı olduğu gibi kabullenmezler. Aynı zamanda değiştirmeye çalışırlar hayatı.
Ama sabırla...
Hoşgörüyle...
Diyalog ve uzlaşmayla...
Elbette söylendiği gibi kolay değil bu işler. Nereye başını çevirsen, halinde memnun olmayan insanların ülkesinde yaşıyoruz. Aş ve iş sorununun büyüdüğü, umutsuzluğun her taraftan fışkırdığı bir Türkiye bu...
Ne yazık ki öyle.
Bunalıyor insanlar. Karamsarlık diz boyu. Değişim ihtiyacı her alanda bastırıyor.
Keşke şu günlerde yine Üzeyir Bey'e rastlasaydım.
Ertuğrul Özkök'ün dediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti çok değerli bir vatandaşını kaybetmiştir.
Huzur içinde yatsın.
Ailesine, yakınlarına ve tabii İshak Alaton'a başsağlığı diliyorum. Derin acılarını paylaşıyorum.