Toprağı bol olsun. Üzeyir Garih’in öldürüldüğünü duyduğum ilk andan beri, olup biten her şey çok garip geldi bana. Uzun süre pür dikkat, tepki bile veremeden izledim.
Günlük yaşantımızdaki olaylarda da ilk bakışta dıştan görünenle, onun algılanış biçimi ve asıl gerçek olan, çoğu zaman birbirinden farklı değil midir zaten? Garih cinayetinde bu 3 farklı durum, bence gayet net olarak karşımızda.
Garih’i tanıyabildiğim kadarıyla, 13 yaşındaki tinerci çocuğun bıçak darbeleriyle öldürülmüş olabileceğini baştan reddettim. Ve bu yüzden de İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen’in kameraların karşısına geçip ilk gün verdiği demeçler de, 47 yıllık ortağı ve can yoldaşı İshak Alaton’un (haklı olarak geçirdiği şokun etkisiyle de olsa) Garih’in eğitime verdiği önemden dem vurup bir cep telefonu için öldürülmüş olabileceğine inanması ve bunu kameralar önünde telaffuz etmesi de, sürreal bir film izliyormuşum duygusu uyandırdı bende.
Kargalar bile güler!
Neredeyse istisnasız gittiğim her toplantıda beni hayretlere düşürecek şekilde mutlaka karşılaştığım, 72 yaşına rağmen son derecede dinamik, kıvrak zekalı, esnek, iyimser, pragmatik, cin gibi ve hiperaktif olduğu her halinden belli olan Üzeyir Bey, bir cep telefonu yüzünden 13 yaşındaki tinerci çocukla başa çıkamayacak ha! Buna kargalar bile güler. 2 günden beri beni arayan okurlarım ve yakın - uzak tanıdıklarım, "Ekonomiyle alakası olmayan köşe yazarları bile Üzeyir Garih hakkında o kadar yazı yazdı. Sen 20 yıldır İstanbullu iş çevrelerinin nabzını tutuyorsun. Neden tek satır yazmadın?" diye soruyorlar.
Ben ise Üzeyir Bey’in öldürülmesinden bu yana duyduklarıma anlam veremediğimden olsa gerek, anlatılanları dinleyip yazılanları okumakla yetindim. Bu arada örneğin Mareşal Fevzi Çakmak, 2 gün boyunca sabahtan akşama televizyon ekranlarında bu vesileyle gündeme geldiğinde gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Neyse hiç değilse sadece o konuda gerçeği öğrenebildik ve Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin ortaya çıkmasıyla birlikte Fevzi Çakmak da, bir anda çıkıverdiği gündemden yine bir anda düşüverdi.
Ölürken ne düşündü?
Üzeyir Bey gibi kıvrak zekalı hiperaktif biri, ölüme giden o dakikaları acaba nasıl yaşadı?
Karşısındakileri ikna etmek için çaba harcamasına fırsat verildi mi?
Benim kafama bu tür sorular takıldı nedense. Çünkü tinerci çocukmuş, çiçekçi kızmış, çevredeki bir grup serseriymiş... Onların hepsi vız gelirdi Garih’e! O sadece cin gibi bir adam değil, aynı zamanda fevkalade pragmatikti de... Onları bir güzel ikna eder, gerekiyorsa cep telefonunu verir, sim kartındaki bilgiler çok önemliyse onlara cebinden bir hazır kart bile çıkartıp hediye eder, sürtüşmeyi tatlıya bağlamanın bir yolunu mutlaka bulurdu.
Zaten komediye bakar mısınız? Tuncay Özkan’ın dünkü köşesinden öğrendiğime göre tinerci denen 13 yaşındaki ayakkabı boyacısı çocuk, kokoreççiden bedava ekmek arası istemiş. Kokoreççi de karşılığında "Bıçakları bileyleterek bana getir" demiş. Gözaltına alına kokoreççi de bunu teyid etmiş.
Yoksa bu cinayetin, sıradan adi bir cinayet olduğu bize çok acele kabul ettirilmek mi istendi? Bu olasılık bile aklıma geliyor.
Bu cinayetin esrarı çözülebilecek mi? Çözülse bile bizler öğrenebilecek miyiz? Dışardan görünenler ve algılamalarla asıl gerçekler arasındaki uçurum hangi ölçüde kapanabilecek?
Katil iyi eğitimli!
Garih’in 47 yıllık can yoldaşı ve ortağı İshak Alaton’a ve diğer tüm aile bireylerine başsağlığı dilerken, onu öldürenlerin Alaton’un dediğinin aksine fevkalade eğitimli ve profesyonel oldukları kanısındayım. Sadece cep telefonunu alıp, o telefonun cinayetten sonra 3 saat kadar açık tutulmasını sağlayarak Sirkeci - Eminönü civarında oldukları sanısını uyandırıp, en ufak bir kanıt bile bırakmadan ortadan kaybolmaları için de epey eğitim görmüş olmaları gerekmiyor mu?
Garih cinayeti tam bir kördüğüm. 200 polis, cinayet yerini gün boy didik didik aradığı halde tek bir ipucu bulunabilmiş değil. Ne bıçaklar var ortada, ne de cep telefonu. Hatta galiba zanlı bile yok!