Görüşlerini, inançlarını silahla kabul ettirmek, sesini terör kullanarak duyurmak isteyenlere karşı uluslararası mücadele, önümüzdeki dönemde inanılmaz boyutlara ulaşacak.
Peki, Türkiye ne yapacak?
Aslında Türkiye çırılçıplak.
Terör kullanmaya yatkın gruplar cirit atıyorlar.
Emin olun, Amerika’daki terörist saldırısı, bu grupları korkutmayacak, aksine heyecanlandıracaktır. Onlar da burada spektaküler gösterilere girmek isteyeceklerdir.
Acaba Türkiye buna hazırlıklı mı?
Topraklarımızın üstünde rafineriler var. Önümüzdeki yıllarda daha da artacak olan petrol boru hatları var.
Her gün boğazlardan, petrol dolu adeta yüzen dev bombalar geçiyor.
Bütün bunların yanısıra, Türkiye’nin sınırları elek gibi, isteyen istediği gibi girebiliyor. İstedikleri kadar da kalabiliyor.
Hava sahamıza isteyen istediği gibi girebiliyor. Hava savunmamız son derece yetersiz. Havaalanlarımızdaki güvenlik içler acısı.
Türkiye de teröre çifte standart uyguluyor
Avrupalıları, teröre yaklaşımları nedeniyle iki yüzlülükle suçluyoruz. Çifte standart uygulamakla suçluyoruz.
Peki biz ne yapıyoruz?
Çifte standart bizde de yok mu?
Çeçen eylemcileri korumadık mı?
Müslüman kardeşlere gizlice göz yummadık mı?
İran muhaliflerinin faaliyetlerini görmezden gelmedik mi?
Irak muhaliflerinin Saddam’a karşı örgütlenmeleri için el altından destek sağlamadık mı?
Afganistan’daki muhalif gruplara (Taliban dışındakileri kastediyorum) para ve silah vermedik mi?
Şimdi, yeniden bir değerlendirme yapmak ve genelde tüm tutumumuzu gözden geçirmek zorundayız.
Hem, kendimizi teröre karşı doğru dürüst korumak, hem "bizim teröristlere" yaklaşımımızı değiştirmeli, hem de terörü yeşerten bataklıkları kurutmamız gerekmektedir.
Sadece başkalarının mücadele etmesini beklersek hiçbir yere varamayız.
Güvenlik anlayışımızı, her tehlikeli noktaya bir polis veya asker dikmek politikasından çıkarıp, dünya koşullarına uydurmalıyız.
MİT bu konuda mutlaka takviye edilmeli ve gerçek işlevini en iyi biçimde yapacak olanaklarla donatılmalıdır.
Yeni dünya düzeni, bütün bu değişimlerin zaman geçirilmeden devreye sokulmasını gerektiriyor.
Türkiyemiz’de de
-Allah’tan çok az olmakla birlikte- ABD’deki olaydan keyiflendiklerini, rahatladıklarını açıkça -hem de TV’lerde- söyleyen sapıklar da var.
Show TV’deki Ateş Hattı’nı izlerken, bir konuşmacının sözleri miğdemizi bulandırdı. Oy uğruna, ABD olayını memnuniyetle karşıladığını söyleyen zavallıya üzülmedikte, onu alkışlayan birkaç genç üniversiteliye daha çok üzüldük.
Türk toplumu bu olayda hiçbir tereddüt göstermeden Amerikan halkının yanında olmalı ve üzüntülerini paylaşmalıdır.
Unutmayalım, bugün onların başına geldi. Yarın biz de aynı duruma düşebiliriz.
Artık tam dayanışma dönemi başlamıştır.
TİHV’nin yardıma ihtiyacı var...
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) alarm zilleri çalıyor. Son derece önemli bir yardım kampanyası açtı. Büyük bir yarayı kapatacağı için, herkesin katılması gerekiyor.
Gündemden çıktığı için unutmuş olabilirsiniz. 2000 Aralığı’nda, ülkenin
20 cezaevinde dev bir operasyon yapılmıştı. 32 kişi ölmüş, bir o kadar insan da yanmış veya yaralanmıştı. Bu operasyon sonunda 490 tutuklu da Kocaeli, Edirne ve Sincan’daki yeni F tipi cezaevlerine sevkedildi. Bakanlık, CMUK’un 399’uncu maddesine dayanarak, 198 tutuklu ve hükümlüyü 6 aylık süreyle (kritik durumları nedeniyle) tahliye etti.
Olay bitti sanılıyor.
Oysa tam aksine, halen cezaevlerinde 173 ölüm orucu, 26 açlık grevi sürüyor. Daha da önemlisi, tahliye edilenlerin ve operasyonda yaralananların tedavisi gerekiyor. Adalet Bakanlığı, yasaları imkan vermediği için tedavilere katkıda bulunamıyor.
TİHV işte bu aşamada büyük bir yükün altına girmiş durumda. Ölüm orucuna girenleri yaşatabilmek, ortaya çıkan rahatsızlıkları tedavi etmek gerekiyor. Uzun süren açlık, merkezi sinir sistemini bozuyor. İşitme, görme ve yürüme yeteneklerini tahrip ediyor.
TİHV, sahipsiz kalan bu insanlar için olduğu gibi, çeşitli gerekçelerle işkence görenlere İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana’da tedavi merkezleri açtı. Bugüne kadar da 244 kişi, toplam 90 milyar lira harcanarak tedavi edildi.
TİHV bir vakıf olduğu için, ancak yardımla ayakta durabiliyor. İnsanların yaralarını sarabilmek için 200 milyara ihtiyaç olduğu çağrısını yapıyorlar.
Hangi ideolojiden veya eğilimden olursa olsun, bir toplumun görevi insanlarının yaralarını sarmaktır. Yardım eli uzatmakta hepimizin görevidir. (TEHV İstanbul faks: 0212 249 30 92- e-mail: ihvist@turk.net)
Bir şöhretimiz var, farkında değiliz...
1970’li yılların en renkli organizasyonlarından biri Milliyet Gazetesi’nin müzik yarışmasıydı. Liseler arasında yapılırdı ve önce hafif batı müziği dalında başlatılmıştı. Rahmetli Necdet Günkut’un başkanlığında, liseler ön elemeden geçtikten sonra, finalde İstanbul-Ankara ve İzmir’de yarışırlardı.
Alman Lisesi ilk yıllarda bomba gibi patlamıştı. İçlerinde de cıvıl cıvıl bir genç vardı: Kudret Zeytinoğlu... Müzik heyecanı onu ardından ABD’ye müzik okumaya taşımış. 1983’ten bu yana da, Berlin’de besteci ve piyanist olarak çalışmış. Şimdi karşımıza TAYFUN takma adıyla, 3’üncü albümü çıkan ünlü bir isim olarak çıktı.
Alman basınında övgü dolu yazılarla göklere çıkarılan bir sanatçı konumunda. Ancak Türkiye’de kimselerin haberi yok.
Çok iyi hatırlarım. Milliyet müzik yarışmaları döneminde eleştiriler yapılırdı. Gençliğin batı hayranlığına teşvik edildiği yazılırdı.
İyi ki bu tip yarışmalar varmış.
Kudret gibi cevherleri ortaya çıkarmış.
Gökşin amacına ulaştı...
Gökşin Sipahioğlu, Türk medyasının ilah gözüyle bakılan isimlerinin başında gelir. Basit bir foto muhabirliğinden, dünyanın en büyük fotoğraf ajanslarından birini kuran bir insan.
Yoktan bir dev oluşturdu.
Üstelik Türklüğünden hiçbir şey kaybetmedi.
Batı dünyasında hepimizin onuru oldu.
Gökşin yıllardır mücadele ediyordu. Rekabete dayanabilmek için elinde ne varsa ortaya koydu.
Sonunda nefesi tükendi ve SİPA PRESS’e büyük bir ortak aldı. Ajansın kaptanlığını yine sürdürecek ve eminim çok daha rahatlayacak. 74 yaşındaki bu genç gazeteciye bizlere öğrettiklerinden dolayı da, tüm meslekdaşların büyük bir teşekkürü var...
Sen çok yaşa Gökşin...