19 Eylül 2001 Çarşamba


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  SERİ İLAN  

 




Bir serçenin peşine takılarak...

     Eyüphan Erkul’un romanını, "Haydi Düş Önüme Serçe"yi (Donkişot Yayınları) Nişantaşı çevresindeki hiçbir kitabevinde bulamadım. Kitapçı dostum Vedat, "Ben getirtirim sana" dedi. Eve dönünce romanı masamda buldum. Eyüphan Erkul imzalayıp yollamış meğer: "Hemşerime..."
     Antepli olduğunu bilmiyordum Erkul’un. Ama kitabını okuyunca nasıl olsa anlayacaktım. Haydi Düş Önüme Serçe, Antep’te doğup büyüyen, Ankara’da öğrenimini sürdüren, sonra da İstanbul’da romanını yazan bir delikanlıyı anlatıyor.
     Erkul’un deyimiyle bir "urban-fiction" örneği.
     Yazar, Milliyet Sanat Dergisi’nde (Eylül 2001) yayımlanan söyleşisinde, "Dünyada neler olup bittiğini bilmek sanırım insanı daha iyi edebiyatçı yapar" diyor. "Bu yeni kuramsal tartışmalar içerisinde dünyada ‘urban-fiction’ kavramı zikredilmeye başlandı. Benim roman bu türe giriyor. Kent romanı da diyebiliriz."
     ***
     Haydi Düş Önüme Serçe’yi okurken ilk sayfalar tedirgin etti beni. Sanki metin hiç elden geçirilmemişti, "ilk taslak" durumunu koruyordu. Dağınıktı. Savruktu. Dil yer yer özensizdi. Çok özgün paragrafların arasında sıradan benzetmeler sırıtıyordu.
     Ama kitabı okumayı sürdürdükçe bu yargım silinmeye başladı. Yukarıda saydığım "kusuröların, kitabın özüne yakışır bir anlatımı oluşturduğunu gördüm. Tedirginliğim geçti. Dili de, dağınıklığı da sever oldum.
     "Sonunu belli eden hikayelerden nefret ederim" diyor romanın kahramanı ve aklına estiği gibi anlatıyor. Yazdığı romandan, sevgilisi Yasemin’den, medyanın kısa sürede yıldızlaştırdığı müzikçi arkadaşı Kutluğ’dan, mafyayla çatışmalarından, numaracı ufaklık Seyit Ali’den, çocukluğunda dinlediği masallardan, ilkokul öğrencisiyken sokak çatışmalarında topladığı mermilerden, babasını ziyaretinden söz ediyor.
     İki sayfada anlatılan babasını ziyaret bölümü yalın, çarpıcı, duygulu.
     Yukarıda değindiğim özelliğe döneyim. Bu bölümün anlatımı da yalın, çarpıcı, duygulu. Sözgelimi, LefRock barında geçen bölümün anlatımından çok değişik. Bu da, Erkul’un anlattığına uyumlu bir dil kullandığı görüşümü destekliyor.
     ***
     Eyüphan Erkul, "Haydi düş önüme serçe" demiş. Serçe öne düşmüş. O da takılmış serçenin peşine, oradan oraya seğirtmiş. Kentten kente savrulmuş. Zaman içinde kısa yolculuklara çıkmış. Türlü serüvenler yaşamış. Sonra dönmüş kendi yuvasına, öyküsünü Zeyno ninesi gibi anlatmış. Kitabı sevdim. Adı gibi sıcak geldi bana. Alçakgönüllü, içten, yalın.Yeni yapıtlarını bekleyeceğim yazarlar arasına biri daha katıldı diye sevindim.
     
BİR DAKİKA ARA
     Apollinaire’in imzası
     Haydi Düş Önüme Serçe’de kitabın kahramanı çeşitli kimlikler kullanıyor: Enis Batur, İbrahim Linkol, Elia Kazan, Cengiz Aytmatov, vb... Bu bana yaşadığım bir olayı hatırlattı.
     1958-1959’da Hukuk Fakültesi öğrencisiydim. Ocak tatilinde Antep’e gidecektim. Tren bileti almadan önce şebekemi, öğrenci kimliğimi, imzalatmam gerekiyordu. Yoksa tam bilet almak zorunda kalacaktım. Sekreterliğe çıkıp şebekemi uzattım.
     Görevli, "Önümüzdeki hafta gelin" dedi. Şebekeye imza mühürünü basacak kişi hastaymış.
     "Nasıl olsa mühür" dedim. "Siz basın."
     Görevli, "Olmaz" dedi.
     İki gün sonra tatile gireceğimizi, Antep’e gideceğimi söyledim.
     "Ben karışmam" dedi görevli.
     Kim karışacaktı peki? Görevlinin hastalığı yüzünden öğrenci bileti alamayacak mıydım? Suç bende değil ki!
     O gün öğleden sonra Yeditepe’ye gittim. Hüsamettin Bozok, yeni yayımlacağı bir kitabın, Çağdaş Fransız Şiiri Antolojisi’nin sayfa düzenini yapıyordu. Masasının üstü ufacık klişelerle doluydu.
     "Nedir bunlar?" diye sordum.
     "Şairlerin imzaları. Fotoğraflarının yanına koyacağım."
     Klişeleri önüme yaydım. Prevert, Eluard, Rimbaud, Jacob... Guillaume Apollinaire’in imzasını beğendim. Şebekemi çıkardım. Apollinaire klişesini ıstampada mürekkepledim.
     "Ne yapıyorsun?" dedi Hüsamettin Bey.
     "Şebekemi Apollinaire’e imzalatıyorum."
     Klişeyi şebekeme bastırdım. Apollinaire’in imzası pırıl pırıl çıktı.
     



 PAZAR


BİR DÜNYA ŞEHRİ NEW YORK
Sipa Press Bey...
Telefon edin, müze gelsin
‘Asıl assolist benim’
Bir mübadele öyküsü
‘Tankere tekme atıyorlar’
Bu "Divan"da oturulur
İnternette ‘piknik’
Porto şarabının başına gelenler...
"Şışşt zilli"
"Çakmaktan beter ederim"
DVD / Selim BOY
Patlamayı okumak ve savaşın yeniden tarifi
Antalya’da Talya Oteli
Kanlı ruhların okuru
Stella Rimington
İstanbul’un nüfusu azalır mı?
Tatlı bir inat...
Bir serçenin peşine takılarak...
Zirvedeki iki kız kardeş


 SAYFA BAŞI 





© 2001 Milliyet