
|


Bir kısa roman: "Sıfır Treni"
Kısa romanlara özel bir sevgim vardır. Hemingway’in "İhtiyar Balıkçı"sı, Steinbeck’in "Fareler ve İnsanlar"ı, Aymatov’un, Edita Morris’in yapıtları, Yaşar Kemal’in "Teneke"si, Orhan Kemal’in kısa romanları, Fuentes’in "Aura"sı beni her okuyuşumda etkilemiştir. Bunlara daha nicelerini ekleyebilirim.
Bir solukta okunup bitirilen bu türün ortak özelliklerini düşünüyorum. Yalınlık geliyor aklıma. Dolaysız bir anlatım. Karmaşıklıktan uzak olaylar. Belirli sayıda kişiler.
Ama önce sıcaklık. Kısa romanlar, beyinden çok yüreğe, akıldan çok duygulara seslenirler.
Bu yapıtlarda içerik çok arkalardadır demiyorum elbette. Yukarıda aklıma ilk gelen kitapları saydım. Bunların hepsinde "insan" vardır. Hepsi okuru düşündürür, onun önüne yeni soru işaretleri koyar, dünyaya bakışına yeni ayrımlar getirir. Ama duyguyla örülmüşlerdir. Kitabı kapattığınızda içinizde bir şeylerin uçuştuğunu duyarsınız.
***
Sıfır Treni (Doğan Kitap) de bir kısa roman. Yazarı Yuri Buyda’yı bu kitapla tanıdım. Arka kapak yazısında, Buyda’nın 1954’te Kaliningrad’da doğduğu, romanlarının Rusya’da 1992’den beri yayımlandığı belirtiliyor. Başka bilgi yok.
Dilimize Mehmet Özgül’ün özenle çevirdiği Sıfır Treni’nin özgün adı Don Domino’ymuş. Don Domino, domino oyununa düşkünlüğünden ötürü İvan Ardabyev’e takılan ad.
Kitap, Stalin döneminde Sovyet Rusya’nın kuytu bir köşesinde kurulan 9. İstasyon’u, başta Ardabyev olmak üzere, bu istasyonda yaşayanların öyküsünü anlatıyor.
Geceleri bir tren geçiyor bu istasyondan. Yüz vagondan oluşan Sıfır Treni. Nereden gelip nereye gittiği bilinmiyor. Ama bir bakıma, istasyondakilerin yaşam nedeni bu tren. Gusya, "İnsanlar yalnız Tanrı’yı, bir de şeytanı böyle beklerler, treni değil" diyor Ardabyev’e. "Oysa sen Tanrı’ya da inanmıyorsun, şeytana da. Varın yoğun hep tren. Sıfır treni... Aslında onun nereden gelip nereye gittiğine, kimin ne işine yaradığına, bir gün ansızın gelmeyeceğine bile aldırmıyorsun. Tren gelip gittiği sürece senin dünyan da ayakta duruyor."
Trenin ne taşıdığı da bilinmiyor. Kapalı vagon kapıları ardında kadınların, çocukların bulunduğu söyleniyor. Bunu anlamak için trenin peşine takılanlar geri dönmüyor.
İstasyon yıllar sonra işlevini yitirince, herkesi ("kimini uzak yolculuğa, kimini son yolculuğuna") yolcu eden Ardabyev de direncini yitiriyor artık, kendi içindeki Sıfır Treni’ni havaya uçuruyor.
***
Sıfır Treni’nin başkişisi Ardabyev. Ama bende kalanlar, Alyona ile Fira oldu. Fira’nın götürülüşü, beş gün süren sorgulamadan sonra dönüşü, Ardabyev’den ayrılışı, kitabın en etkileyici bölümü.
Roman, klasik Rus edebiyatının belirli öğelerini taşıyor. O edebiyatın çağdaş bir uzantısı olarak görülebilir. Yuri Buyda’nın adını Dostoyevski’lerle, Tolstoy’larla, Çehov’larla birlikte anamam elbet. Ama alçakgönüllü yapıtı ilgiyle okunuyor.
BİR DAKİKA ARA "Ya kanguru gibi zıplıyor..."
Bir süre önce, bazı eleştirmenlerin bazı filmler üstüne yargılarından örnekler vermiştim. Bu haftaki köşemizde o yargılara başkalarını ekleyelim. Yine sinema eleştirmenlerinden... Ama konumuz bu kere filmler değil, oyuncular.
HHH
Pare Lorenz (Gary Cooper için): "Sinema oyunculuğuyla uzaktan yakından ilgisi yok. Oyuncu filan değil."
John McCarten (James Dean için): "Ya kanguru gibi zıplıyor, ya manyak gibi gülüyor. O kadar."
Howard Thompson (Robert de Niro için): "Yeteneğin belirtisi bile yok onda."
Adelaide Comerford (Dustin Hoffman için): "Aşk Mevsimi (The Graduate) eğlenceli bir komedi, yazık ki, başrolünde hiç de ilginç olmayan, yeteneksiz bir oyuncu var."
Dwight Macdonald (Paul Newman için): "Gülümsemeye çalışan bir odun parçası gibi sırıtıyor."
John McCarten (Paul Newman için): "Ancak hangi istasyona gelindiğini bağıran bir tren konduktörü kadar duygulu."
Time dergisi (Casablanca’da Humphrey Bogart için): "Buster Keaton da Paul Gauguin’i oynasa, ancak böyle oynardı."
Rex Reed (Marlon Brando için): "Ağzı ıslak tuvalet kağıdıyla doluymuş gibi konuşuyor."
Rex Reed (Walter Matthaun için): "Yangın alanından bile etkilenmeyen kış uykusundaki bir ayı gibi... Bütün rollerinde ipnotize edilmiş gibi yürüyerek dünyanın parasını kazanıyor."
Busley Crowther (Jean-Paul Belmondo için): "Zamanın başlangıcından beri gördüğümüz en suratsız, daha doğrusu kauçuk suratlı, sigara tiryakisi."
Elizabeth Hardwick (Alan Bates için): "Sanki başka bir filmden artakalmış bir aksesuvar gibi."
John Simon (Oscar’la ödüllendirilen Art Carney için): "Öylesine donuk ve budalaca oynuyor ki, Oscar’ı hak etti."
PAZAR


‘Ben de Amerika ceza versin istiyorum’
Gökyüzünde yalnız gezen bir yıldız
Sanki birden boyu uzadı
Londra’yı da aydınlatacak
Bu saati kim alacak?
Lezzet bu "Halat"la bağlandı
Frankenştayn gökdelen
Tekel’e rakı savaşı açıldı
Önce bir "punch" alın, sonra masa ve sandalye
Şarap festivali
‘Televizyonda istismar çok fazla’
DVD / Selim BOY
Isparta’da "Baba’nın Kebapçısı" Kebapçı Kadir
Boynuz nasıl parlatılır?
Bulgaristan’ın son çarı
Depresif olmak ne güzel!
Bir kısa roman: "Sıfır Treni"
11 Eylül 2001 portreleri
SAYFA BAŞI

|
|

|