03 Ekim 2001 Çarşamba


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  SERİ İLAN  

 




Savaşmayan şahinler

Çoğunluğu savaş muhabiri dedirtmiyor kendisine. "Savaşları da takip eden gazetecileriz" diyorlar. Dünyanın yeni bir çeşit savaşın eşiğinde olduğu şu günlerde, Türkiye’nin en deneyimli "savaş muhabirleri" savaşı ve yaşadıklarını anlattı

     Mefaret Aktaş

Talabani’nin elinden Türk mühendisi nasıl kurtardı?
     Türkiye’deki en tecrübeli savaş muhabirlerinden. 25 yıllık kariyerinde İran-Irak, Körfez, Bosna, Ermenistan, Beyrut ve Güneydoğu’da bulundu. Çeçenistan Savaşı’nı da izleyen Öztürk, Çeçen lider Dudayev’le iki kez görüştü. Sonuncusu Dudayev’in öldürülmeden önceki son röportajıydı. Çeçenistan’a Rus yönetimini atlatarak girdiği ve KGB’nin yasaklılar listesinde olduğu için hâlâ Rusya’ya ve pek çok Orta Asya cumhuriyetine girişi yasak. En son Ermenistan’a gittiğinde şimdi Ermenistan’ın istihbarat binası olan eski KGB binasında 5,5 saat sorgulandı. Halepçe Katliamı’nın delillerinden olan fotoğrafları yüzünden Saddam Hüseyin, hakkında idam kararı çıkardı. 6 bin kişinin öldüğü Halepçe katliamı sırasında çektiği "Sessiz Tanık" fotoğrafıyla 19 uluslararası ödül aldı. 45 yaşındaki Öztürk 1987’de Kuzey Irak’ta Talabani yönetimindeki Kürtlerin Türkiye’nin Irak’a yardım etmesine misilleme yapmak için ENKA’nın bir fabrikasından kaçırdığı mühendis Ali Selvi’yi Talabani’nin kamplarına gidip bizzat Türkiye’ye kaçırdı. Öztürk, Irak’a girdikten sonra Selvi’yi Talabani’den kurtarışını anlatıyor:
     
     Azmine Talabani bile şaşırdı
     "Yardımlar işe yaramayınca bir sabah kendim karar verdim, elimde üç köy ismi vardı. Kürt bir şoför kiraladım. Bağdat’ın dışına çıkma yasağı vardı. Biraz şansın da yardımıyla 50-60 tane kontrol noktasından geçtik. Sanırım bizi vurmamalarında arife günü olmasının da etkisi vardı. Adını bildiğim köye gittiğimizde Irak askerleri ve korucularla Talabani’nin peşmergeleri çarpışıyorlardı. Siperdekiler bir anda bize döndü. ‘Geçebilir miyiz?’ diye sorunca, siperdekiler ‘Sıkıysa geç’ gibisinden bir işaret yaptılar. Şoför korkudan şuursuzca gaza bastı. Hızla geçince onların vuruş mesafesinden çıktık. Onlar nasıl olsa karşı taraf vurur diye birkaç dakika bekledi. Karşı taraf da ‘Bu gelenler kim?’ diye vurmadı. Talabani’ye ulaştığımda Talabani şaşırdı. ‘Sen intihar ettiğinin farkında mısın, bunu sırf gazetecilik için mi yapıyorsun?’ dedi. ‘Bunca zorluk aşıp buraya gelebildiğime göre artık sizinle kalıp yaşadıklarınızı yazmak ve Ali Selvi’yi almak istiyorum’ deyince 16 savaşçısıyla bir doktoru verdi ve gönderdi bizi. Sahte kimliklerle peşmerge kılığında İran’a girdik, bir peşmergenin evinde bir gece kalıp ilk kez sıcak çorba içtik. Ertesi gün Türk konsolosluğuna gittik. Konsolosluğun kapısında siyasi polis bekliyor, içeri girmek isteyeni sorguluyordu. Ali’yi gösterip ‘Bu adam pasaportunu kaybetti, ben de tercümanım’ dedim.
     
     Elçiliğin kapısını omuzladı
     Konsolosluk güvenliği, saat sabah erken olduğundan bize ‘bekleyin’ dedi. Demirkapılar var. Sonunda dayanamadım, kapı açılınca omuz attım. Bizim polisler baskıncı sanıp silah çektiler. Sonunda her şeyi anlattık o zamanki konsolosumuz dahil hepimiz birbirimize sarılıp ağladık. Bitlenmiştik. Banyo yaptık. İç çamaşırı ev pantolon aldırdık. Bu arada bizi oraya getiren adamı sorgulamışlar. Teslim edilmemiz için İran Devrim Muhafızları’ndan konsolosluğa telefon geldi. ‘Etrafınız sarılı zaten, onları geri verin’ diye. Konsolosa ‘Verirseniz intihar ederim’ deyince, o da muhafızlara ‘Burası Türk toprağı. Cesedimi çiğnedikten sonra alabilirsiniz bunları ancak’ dedi. Sonra Dışişleri Bakanlığı’na şifreyle durum bildirildi. Bir hafta orada kaldım. Sonra Özal devreye girdi. İran bakanları izin verdi, pasaport dışı bir belgeyle çıktık ve Türkiye’ye girdik."
     
"2 yılda üç kişi kaybettik"
Kameraman Bertan Ayduk yakın arkadaşlarından Kerem Lawton’ın bu yıl Kosova’da öldürülüşünü anlatıyor

     A ssociated Press’in 33 yaşındaki kameramanı Ayduk, 1992’den beri Saraybosna, Makedonya, Nahçıvan, Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu’daki çatışma ve savaşları izledi. En yakın arkadaşlarından AP muhabiri Kerem Lawton bu yıl Kosova-Makedonya sınırında bir köyde bir şarapnel parçasının çarpmasıyla hayatını kaybetti. Ayduk o günü anlatıyor: "Makedonlar Kosova’ya geçiyorlar, diye haber geldi. Hemen gittik. Bir haber yakalayamayınca geri döndük. Ertesi gün Kerem’in vurulduğu haberi geldi. Ama orası tehlikesiz bir yerdi. Meğer Makedon ordusu sınırı bombalıyormuş. Bu tabii kaza, aslında söylenecek bir şey yok. 5 tane havan topu düştü bir günde koskoca araziye. Biri benim arkadaşımın kafasına düştü. Her zaman doğru yerde olamıyorsun. Bosna Savaşı’nda da televizyon binası bombalandığında oradaydım. TV binasına giderken, otelden 10 dakika geç çıktık. Yolda öğrendik ki bina bombalanmış. Hastaneye gittik. Arabalardan birinin kapısı açıldı ve akşam tavla oynadığımız bir arkadaşı gördüm. Elleri parçalanmış.
     
     Muhabirlere kurslar
     Böyle durumlarda insanlar yani bu haber mi yoksa yardım etmek mi lazım diye düşünüyor. Bazıları kameraları bırakıp yardıma gidiyor, diğerleri çalışıyor. Oradaki dayanışma beni çok etkiledi. Patronların haberi olmadı ama orada çekilen bütün görüntüler paylaşıldı, kimse birbirinden görüntü esirgemedi. Geçen yıl Sierra Leone’de öldürülen Miguel de (Miguel Gil Moreno) oradaydı. O benim gördüğüm en korkusuz savaş muhabirlerindendi. Son dönemde yabancı medya eğitime yöneldi. AP beni İngiltere’de İngiliz ordusundan emekli askerler tarafından verilen ‘tehlikeli bölgelerde riski azaltma ve ilk yardım’ başlıklı bir kursa yolladı. Orada bugüne kadar bir çok şeyi yanlış yaptığımızı gördük. Mesela kaçırılınca nasıl davranmamız gerektiğini öğrendim. Ama Türk medyası böyle kurslara ilgi göstermiyor. Bu pahalı bir şey ama sonuçta insan hayatını kurtarıyor. Birini savaşa gönderiyorsan gerekli bilgiyi ve eğitimi sağlamak zorundasın. Biz AP olarak iki yılda üç kişiyi kaybettik."
     
Kıbrıs’ta ağır yaralandı
     60 yaşındaki Konuksever bugüne dek çeşitli yayın kuruluşları için Arap-İsrail, İran-Irak, Körfez ve Kıbrıs savaşlarıyla Afganistan’ın işgalini izledi. Günaydın gazetesi için Kıbrıs’a gittiği 1974 yılında Yeşil Hat’tan geçmek isterken yaralandı. Yanındaki Anka Ajansı muhabiri Adem Yavuz onu hastaneye götürdü. Rumlar, Adem Yavuz’u da hastanenin bahçesinde vurdular. Yavuz öldü, sırtından ağır yaralanan Konuksever ise kurtuldu. Ama arkadaşlarının öldürüldüğü, Adem Yavuz’un 15 gün hastanede yanında yattığı savaş olan Kıbrıs ve sürekli bombardıman altında kaldığı İran-Irak savaşlarının hafızasındaki yeri çok farklı..
     
"Savaş ‘asla’ dememeyi öğretir"
     1974’te gazeteciliğe başlayan Coşkun Aral, 1977’ye kadar Türkiye’de sokak çatışmalarını izledi. 1979’da Kuzey Irak’a gitti. Tanık olduğu ilk cephe savaşı İran-Irak Savaşı. Lübnan’da iç savaşı, İsrail işgali altındaki bölgelerdeki savaşları, Azerbaycan-Ermenistan Savaşı’nı, Filipinler, Endonezya, Tayland, işgal altındaki Kamboçya ve Nikaragua, Salvador, Çad, Mali, Güney Afrika, Afganistan gibi yerlerde savaş ve çatışmaları izledi. Aral savaşın her çeşidinin yaşandığı bir coğrafya olan Lübnan’ı bir savaş okulu olarak görüyor. Ordulararası, tanklararası savaşlara, intihar komandosuna, sokak çatışmalarına, kaçırılan uçaklara, bombalara, roketlere, akıllı füzelere hep orada rastlamış. Türkiye’de haberciliğin iyiye değil aksine etik açıdan kötüye gittiğini düşünüyor. Aral en çok zorlandığı haber yolculuğunu anlatıyor:
     "1983’te Mesud Ahmed Şah’a ulaşmak için Afganistan’da üç ay yürüdüm. Pakistan’dan yola çıktım. Arkasına tutunduğum kamyon mayına çarptı, üç gün komada yattım, insan olmanın mutluluğunu ve mutsuzluğunu orada yaşadım. Çok korktuğum anlar oldu. Beyrut’ta kurtarmak amacıyla koluma aldığım çocuğun boynuna şarapnel isabet edip öldüğünü gördüğümde çok kötü olmuştum. Taşıyıp kan verdiğim, başında günlerce beklediğim insanların öldüğüne tanık oldum. İnsani bütün duygularım yerinde ama şimdi başka insanlardan biraz daha geç ifade edebiliyorum. Bu kadar savaş görünce bir tek şey öğreniyorsunuz: ‘Asla’ lafını kullanmamayı... Bazıları gelip de ‘Amerika güvenli’ dediklerinde ‘Pardon?’ diyordum, inanmıyorlardı. Ama şimdi bir olay yaşıyorlar, her şey iptal oluyor. Her şey olabilir işte."
     
Köpeğin kafasında niye tepsi var?
     Polis muhabiriyken ilk kez Sovyet işgalini izlemek için 1979’da Afganistan’a gitti. Görevi Kabil’de olan Mehmet Ali Birand’ın filmlerini alıp getirmekti. Birand çalışmasını beğenince savaşlara gitmeye başladı. İran-Irak Savaşı’nı, Afrika’da Ruanda ve Burundi’deki Tutsi-Hutu kabile savaşlarını, Kamboçya’da Kızıl Kmerler’i, Lübnan, Beyrut, Ürdün, Pakistan ve Afganistan’daki savaşları izledi. Ay, ilk kez Kabil’de Raşid Dostum’un adamlarının eline düştüğünde korkmuş. Ama Dostum onu kendi kalesine götürüp ağırlamış ve o Dostum’la ilk görüşen gazetecilerden biri olmuş. Ay, kanlı çatışmalardan çok Lübnan’da gördüğü Türk paralı askerlerin halinden etkilenmiş: "Lübnan’da, Doğu-Batı Beyrut çatışmaları sırasında Yeşil Hat’ta çatışan savaşçıların çoğu Türktü. Yalnızca ekmek parası için paralı askerlik yapıyorlardı" diyor. Komik bir anısı da var Ay’ın: "1992’de Kabil’deki Türk büyükelçiliğindeydik. Yılbaşıydı. Bir baktık herkes bahçede kafasında bir tepsiyle dolaşıyor. Hatta büyük elçinin köpeğinin bile beline bağlanmış şemsiyesi var! Biz güldük ‘Bu ne ya?’ diye. Meğer Afganların bir geleneği varmış. Sevindiklerinde hep havaya silah sıkarlarmış. E, mermiler aşağı düşünce kafalarını yarmasın diye takıyorlarmış bu tepsileri."
     
"Balkanlar’daki gibi nefret görmedim"
Mithat Bereket, Sırplar şakağına silah dayadığında bantlarını vermediğini ama Saddam’ın adamlarının karşısında aynı kararlılığı gösteremediğini söylüyor

     Konuştuklarımızdan savaş muhabiri olarak anılmayı sevdiğini söyleyen bir tek Bereket var. "Ben muhabirim, aynı zamanda savaş muhabiriyim" diyor. Bereket ilk kez 1991’de İsrail’e gitti. Darbe zamanı Cezayir’i, Körfez Savaşı’nı, Kuzey Irak’ı, Güneydoğu’daki olaylı Nevruz’ları, Kafkaslar’daki Gürcü-Abhaz ve Çeçen-Rus savaşlarını izledi. Ama o da Balkanlar’ı unutamıyor. Bereket, hafif yaralandığı Bosna’da, Türk halkından gelen mektuplarla hazırlanan "Lütfen Bu Mektubu Ciddiye Alın" diye bir kitabın da yazılmasını sağladı. Amaç bir savaş suçları mahkemesinin kurulmasını ve Bosna’daki suçlularının yargılanmasını sağlamaktı. Türk halkının mektup ve fakslarıyla hazırlanan, dünyanın 6 bin 500 yazarlı bu ilk kitabını canlı yayında zamanın BM Genel Sekreteri Butros Gali’ye verdi. İki yıl sonra Lahey’deki BM Savaş Suçları Mahkemesi kuruldu. Bereket son NATO operasyonunda Kosova Kurtuluş Ordusu militanları arasında Kosova’ya giren tek gazeteciydi. Canlı yayında CNN International’a bile yayın yaptı. Bosna’daki Sırplar’ın gaddarlığını şöyle anlatıyor Mithat Bereket:
     
     "Önce kameramanı vuruyorlar..."
     "Sırplar’ın çatılarda hep tetikçileri vardı. Bir kameraman, bir muhabir ve bir Boşnak’ı yan yana yürürken görünce görüntü çıkmasın diye önce kameramanı, sonra gazeteciyi, en son Boşnak’ı öldürüyordu adam. En çok gazeteci Bosna’da öldü. Ben çok savaş gördüm. İnsan karşısındakini öldürür, nefretini kusar. Ama onlarda nefret bitmiyordu. Öldürdükten sonra sigara söndürüyor, kulak kesiyorlardı. Hırvatistan’daki savaşı izlerken bir Sırp birliğinin tanklarını çekmeye kalktık, Sırplar şakağıma tabanca dayayıp, kasedi istediler. Bu hislerle ilgili ya. Orada vermedim adama. Celallendim. Daha Saraybosna savaşı çıkmamıştı. Onun için Türklerle kötü geçinmek istemiyorlardı. Kurtuldum ama aynı şey Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Saddam Kürtleri bombaladığında işe yaramadı. Halepçe Katliamı’ndan sonra Kuzey Irak’a ilk giren gazetecilerdendim. İstihbaratçıların yanan binasını çekiyorduk. Adamlardan biri geldi, tabancasını dayadı. Bu kez hemen çıkarıp verdim, kasedi. Çünkü o öldürecekti beni!"
     
"Yaşlı teyzeyi arabaya alamadık"
     Mete Çubukçu, 1992’den bugüne, Bosna Savaşı’nı, Kosova’yı, Kuzey Irak’taki çatışmaları, Filistin-İsrail Savaşı’nı, Azerbaycan-Ermenistan Savaşı’nı, Taliban sonrası Afganistan’ı izledi. Gittiği yerlerden en tehlikelisinin Bosna olduğunu söylüyor. Bu savaşı izleyen tüm gazeteciler gibi o da çatılardaki keskin nişancıları unutamıyor:
     "Ben savaşa ve çatışmalara gittiğimde dramı en çok kadın, çocuk ve yaşlıların yaşadığını gördüm. Saraybosna’dan çıkarken, İgman Dağı’ndan geçerken yaşlı bir kadın arabamızı durdurdu ve ‘N’olur beni de götürün’ dedi. Ama biz arabada beş kişiydik, onu alamadık. Ağlamıştı arkamızdan. O teyzeyi dağda bıraktık. Öldü mü yaşıyor mu hiç bilmiyoruz. Ama bir insanı orada öylece bırakmanın acısı hep içimde kalmıştır. Makedonya sınırında da göçmen bir kadın ve iki yetişkin kızıyla karşılaştık. Yakama yapıştı ‘Bu kızları al, götür buradan’ diye ağlayarak. Yine götüremedim. Çünkü kamptaydı onlar, askerler vardı. Bir de Filistin var. Orada insan objektifliğini korumakta çok zorlanıyor. Çünkü ortada eşitsiz bir savaş var."
     Konuştuğumuzda Peşaver’den yeni dönmüştü Mete Çubukçu. Coşkun Aral ve o Kandar’a ya da Celalabad’a girip, olup biteni yakından izlemeye çalışmışlar. Ama resmi ve gayrıresmi tüm girişimleri sonuçsuz kalmış. Çubukçu bugünlerde Tacikistan vizesi aldı. Ülkeye kuzeyden girmeyi deneyecek.
     
‘Mülteci haberimle gurur duyuyorum’
     İran-Irak Savaşı’nda, Körfez Savaşı’nda, Bosna’da, Beyrut’ta, Saddam’la Kürtler arasındaki çatışmalarda, Barzani-Talabani çatışmalarında ve Filistin’de habercilik yapan Ayşe Önal en kötüsünün tarafları belli olmayan çatışmalar olduğunu söylüyor. En çok, İran’dan Türkiye’ye kaçan ve Türkiye onları iade ettiğinde de sınırda İran Devrim Muhafızları tarafından öldürülen mültecilerle ilgili haberiyle gurur duyuyor. İlk uluslararası ödülünü bu haberle almış ama üzüntüden ödül olarak aldığı parayı harcayamamış. "Kendimce başka bir şekilde kullandım." diyor. Önal’a göre gördükleri arasında en vahşisi Irak’la Kürtler arasındaki çatışmalar: "Saddam’ın askerleri dünyadan gelen yardımları halka ulaştırmadan karaborsaya geçiriyordu. Ama aynı gaddar askeri yönetim üç tane Amerikan askeri Kuveyt sınırından girince hemen teslim olmuştu. Buna şahit olmaktan hiç hoşlanmamıştım."
     
‘Birbirimize sarılıp ağladık’
     1996’da ilk kez Talabani’yle Barzani’nin Kuzey Irak’taki çatışmalarını izledi Cüneyt Özdemir. İsrail gemileri Beyrut’u bombalarken, Kuzey Irak’ta Erbil’deki kontrol noktalarından birini atladıklarında üzerlerine ateş açıldığında ve Afganistan’da bir çatışmanın ortasında kaldıklarında hayati tehlikeyi yakınında hissettiğini söylüyor. Ama en unutamadığı anı bu değil: "Kuzey Irak’ta savaşa giden adamlarla yürüyüşümüzü unutamam. Şarkı söylüyorlardı. Hiçbiri önemli adamlar değildi ama ayda 30 dolara yıllardır savaşıyorlardı. Erbil’de bir ara sokakta bir kadın kolumdan tutup eve götürdü. ‘Al işte Allah Barzani’nin de Talabani’nin de belasını versin. Yarım kilo unla üç çocuğumu geçindiriyorum ben’ diye ağlamaya başladı. Askerle konuşuyorsun, diplomatla konuşuyorsun, çarpışma görüyorsun ama bu kadın ağlayınca ne yapacağını bilemiyorsun. Ben de ağlamaya başladım, birbirimize sarılıp ağladık."
     



 PAZAR


Savaşmayan şahinler
Kriz sonrası striptizcileri
Sergide buluştular
Savaşla hatırlananlar
Birleşmiş gönüllüler
Ya Brad Pitt olmasaydı?
Amerika’ya nal çakıyor
Prego’da aşk soslu makarna
Ölümsüz geyik Nostradamus
Anadolu’nun şarap mirası
"Aşkı anlatıyorum, eşcinsel aşkı değil"
DVD / Selim BOY
Edirne’de Çorbacı Hakkı Baba
Harki, harka
Büyük Britanya nefesini tutmuş bekliyor
Enver Paşa gayretkeşliği
Erkeklerin dünyası
Nuh’un gemisi İstanbul’da
Enkaz altında kalmayan sanat


 SAYFA BAŞI 





© 2001 Milliyet