
|


Ferzan Özpetek: "Aşk sınıfsal ve cinsel bütün farkların üzerinde seyahat ediyor "
"Aşkı anlatıyorum, eşcinsel aşkı değil"
İtalya’da yılın filmi olan "Cahil Periler"in yönetmeni Ferzan Özpetek bu başarıya şaşırdığını söylüyor: "Eğleneceğim bir film yapmak istemiştim. Bir fenomen olmasını beklemiyordum"
Ahmet Tulgar
Genç adam (Michele), şimdi de, sevdiği adamın (Massimo) karısına (Antonia) aşık oluyor.
Kadın (Antonia), evliliğin ortak dünyasından ölmüş kocasının (Massimo) özel dünyasına geçmiş, onu keşfetmiş. Bir süre sonra durmaksızın sınırlar geçen başka bir genç adamla, bir avareyle (Emir) bir yabancı ülkeye (Hollanda), daha da sonra ama bu kez tek başına, bilmediğimiz bir başka ülkeye (Nereye, bilmiyoruz) geçecek.
Öbür kadın (Serra) mülteci olarak geldiği bir ülkede (İtalya) hem ulusal (Türk) hem de siyasal (solcu) kimliğinin sınırlarını çoktan aşmış, geçmiş.
Kadınlığa geçmiş bir transseksüel (Mara) yıllar sonra ailesinin karşısına çıkmadan önce memelerini saklayıp erkek görünümüne dönüyor.
Sonra gündüzleri formel kıyafetleri ve uysal tavırlarıyla sıradan işlerine giden, bürokrasinin hiyerarşisine giren erkeklerin ve kadınların geceleri, sokaklarda, kulüplerde oynak prenslere, prenseslere dönüşmesi, şehvetin anarşisine geçmesi...
Sürekli geçişler, durmaksızın oluşlar...
Ferzan Özpetek, son filmi "Cahil Perileröde gündelik hayatı bu geçişken kimliklerde, geçirgen özel hayatlarda keşfediyor. Ve bu geçişler, bu oluşlar bize bir tek şeyi anlatıyor: Şu dünya denen toprağın, şu denizlerin altındaki köklerimizle birbirimize sımsıkı bağlıyız. Bizi birbirimizden koparan ulusal, sınıfsal, siyasal ve seksüel parsellerin hemen altında ortak dünyamız yatıyor. Yeraltında ve bilinçaltında birbirimize ne kadar benziyoruz.
İlahi bir zamanlamayla karşımıza çıkan bu film bu dünyayı şu günlerde daha da bölüntülemek, ayrıştırmak isteyen makro politikanın karşısına her türlü ayrımcılığı reddeden bir mikro politikayı koyarak bize kaçacağımız yönü gösteriyor: Gündelik hayat. Yani yeraltı. Yani aşk. Sınırsız coğrafya.
Ben bu filmde toz pembe bir dünya anlatmıyorum
Tarihi ve kostüme bir film olan "Harem Suare"nin ardından, tam da popüler tarihin çok moda olduğu bir dönemde, "Cahil Perileröle gündelik hayata, modern dünyaya döndünüz. Neden? Şey dedim: "Sinema kariyerime bir ara vereyim. Rahat, hiçbir şey düşünmeden çekeceğim bir film olsun, bir parantez açayım sinema kariyerimde." Eğleneceğim bir film olsun istiyordum. Öyle oldu hakikaten. Ama çok büyük bir beklentim yoktu filmden. Hiçbir zaman böyle bir patlama yapacağını beklemiyordum. Benim olmadığı gibi, işte "İyi gidecek ama o kadar" diyordu başkaları da. Bir fenomen olacağını düşünmüyorduk.
Peki, neden film bu kadar sevildi İtalya’da? Şey mi başladı: İnsanlar çözemeyeceklerine ikna oldukları bütün bu dev gibi global sorunların karşısında gündelik hayatlarında kurdukları adacıklara mı çekiliyor? Filminiz tam da her tür ayrımcılıktan arınmış bir adacığı, politik doğrucu bir kardeşlik, aşk ve seks ütopyasını anlatıyor. Hayır, adacıklara çekilmenin tam tersini anlatıyor filmim: "Tek başına kalma, komşunun kapısını çal. Belki apayrı bir dünya açılır sana" gibisinden bir şey söylüyor film insanlara. Hayatta çok büyük acılar, zorluklar olabilir ama bu film insanlara bir mutluluk kapısının her an açılabileceği fikrini veriyor. Ama toz pembe bir dünya anlattığımı da söylediler. Ben de onlara şöyle sordum: "Toz pembe dünya, Türkiye’den gelmiş, başından bir sürü şey geçmiş, 20 yıldır İtalya’da yaşayan bir mülteci kadın, AIDS’ten ölmek üzere olan bir adam, hayatta ne istediğini bilmeyen başroldeki çocuk mu?" Ama bütün bu insanlar her şeye rağmen yine de gülme yeteneğine sahipler. Ben hiçbir zaman çok ciddi, suratı asık insanları sevmem, onlara güvenmem de. İnsanın bir derinliği olur ama bu derinliği içinde saklamalı.
Mordillo’nun bir sözünü hatırladım: "Mizah, umutsuzluğun incelikli, zarif ifadesidir." A, çok hoş. Evet, hayatın böyle olması lazım.
Filmdeki o arkadaş grubu, o adacık günümüzün çoğul, çeşitlilik arz eden dünyasının küçük bir modeli gibi, bir mikrokozmos yani, değil mi? Evet, her tür insan bulunuyor, her şeye dokunuyor, ama filmin ana teması, etkileyen de bu zannediyorum, aşkın, duyguların, sınıf farkına ya da cinsel tercihlere aldırmadan, hepsinin üzerinden geçiyor olması.
Ama bu sınıf farklarının üzerinden geçebilen, ayrımcı olmayan aşk heteroseksüel aşk değil de, homoseksüel aşk galiba. Heteroseksüel kültürde hâlâ "davul dengi dengine çalar" kuralı işliyor. Filminizde de ve bence hayatta da. Ben farklı düşünüyorum. Aşk öyle bir şey ki, her yerde aynı...
Heteroseksüel aşkı kurumsal, resmi aşk olarak görmüyorum
Canım, Lady Chatterley gibi bahçesinde çalışan işçiye aşık olan kaç tane üst sınıfa mensup kadın çıkar? Ama üst sınıftan bir gay, yeri geldi mi taksi şoförüne de aşık olur garsona da. O zaten resmi aşkın sınırlarını daha başında ihlal ettiği için, kuralına göre oynamaz. Hayır, ben heteroseksüel aşkı kurumsal, resmi görmüyorum. Dünya tarihindeki aşklara baktığınız zaman, her türlü, yani her türlü şeye gidiyor. Demek istediğim, duygular her şeyin üzerinde seyahat ediyor. Bunu anlatmak istedim. Benim filmim bir aşk hikayesi, bir kadınla bir erkeğin aşk hikayesi. Kadının ve erkeğin sınıf farklılıkları olabilir, cinsel tercihleri farklı olabilir. Ama aşık olabilirler birbirlerine, onu anlatıyorum.
"Hamam" filminizde de aynısıydı. Yeni filminizde de aynı şey söz konusu: Erkek evli. Karısıyla mutlu. Sonra birden adamın bir de erkek sevgilisi beliriyor. Neden daha başından eşcinsel olduğunu bildiğimiz kahramanlar olmuyor filmlerinizde? (1) Seyirciye sürpriz olsun diye mi, (2) film daha başından bir eşcinsel filmi olduğunu ortaya koymasın diye mi, (3) bu tür cinsel dönüşümler hayatta da sık olduğu için mi? Ama bu filmde hoş olan, kadınla erkeğin ilişkisi. Kadın adamın kendisini aldattığını öğreniyor ama yine de benim gıpta ettiğim ilişki onların ilişkisi. Sonra, "Burası çok soğuk, hadi birbirimize yaklaşalım" der gibi bir araya gelmiş bir grup insanın arasındaki ilişkiyi de anlatıyorum. Artık seyirciye kalmış bir şey bu ilişkilerin arasından hangisine kendisini yakın hissedeceği. Ben başroldeki kadını tutuyorum. Değişime uğramadan, kararlarından vazgeçmeden başkalarıyla beraber oluyor.
İtalyan sinemasının ilkbaharını temsil ettiğimi söylüyorlar
Ayrımcılığın her an büyük bir şiddetle patlak vereceği bir dönemde her tür ayrımcılığı reddeden bir film bu, değil mi? Çok ayrımcılık karşıtı bir film tabii. Ayrımcılığın olmamasının ne kadar iyi şeylere gidebileceğini göstermeye çalıştım.
İtalyan sinemasının biraz durağan olduğu bir dönemde siz imdada yetiştiniz galiba. Aslında şu anda "İtalyan sinemasının ilkbaharı" diyorlar ve üç yönetmeni sayıyorlar. Biri de benim.
Bundan sonra İtalya’da çekeceğiniz filmde neyi anlatacaksınız? Bir karı koca. Bir de çocukları. Bir yaşlı adamla karşılaşıyorlar. Yaşlı adam da, Yahudi olduğunu sonradan anlıyoruz, Yahudilerin Naziler tarafından toplanışından kurtulmuş bir adam.
Mutlu bir insan mısınız? Diyebilirim. Neden sordunuz?
Bizlerden hep mutsuz olmamız beklenir de... Benden kimsenin mutsuz olmamı beklediğini zannetmiyorum.
"Oscar’lar almış adam kalkıp masama geldi"
Kendinizi bir Türkiye filmi yapmaya hazır hissediyor musunuz? Yaparım da şu anda yapmam. İtalya’da beni bu kadar göklere çıkarırlarken, İtalya’yı bırakıp Türkiye’ye film yapmaya gelmek anlamsız.
Ama zaten isteseniz de olmayabilir. Artık buranın gündelik hayatından, gündelik duygulanımlarından uzaklaşmışsınızdır. Türkiye benim bir yerde ailem. Ailenin içinde birçok zorluklarla karşılaşıyor insan. Hayatla set birbirine çok karışıyor. Bunu kaldırmak çok zor. Bir de ben Türkiye’ye çok kısa süreler için geliyorum, sadece arkadaşlarımla görüşebiliyorum.
Filmin öyküsünü yazarken yalnız mısınızdır? Başkalarının yanındayımdır ama yalnızımdır. Arkadaşlarım bir şey anlatır, ben dinlemem.
Bernardo Bertolucci de bir keresinde "En çok kalabalıkların arasındaki yalnızlığın filmini yapmayı seviyorum" demişti. Çünkü bu çok büyük bir yalnızlıktır, onun için.
Bertolucci’yle görüşüyor musunuz? Birden merak ettim. Çok severim de. Bertolucci’yle aram çok iyi. Geçen gün San Sabestian’da gördüm. Oscar’lar almış bir adam kalkıp bizim masaya geldi. Filmimi çok beğendiğini, son yıllarda gördüğü en güzel anlatılmış aşk hikayesi olduğunu söyledi. Bu beni çok mutlu etti. O bir usta çünkü. Sadece şeye üzüldüm, çok karamsardı Bertolucci. Ben de dedim ki "Bana karamsarlık aşılama, moral bozma." O hep pesimist hayatta.
Bu biraz ama onun politik tavrından kaynaklanan bir şey. Bir komünist o ve dünyanın gidişatından pek memnun değil herhalde. Bush’un nükleer bir savaş olabileceğinden bahsetmesinin onu çok ağır etkilediğini söyledi. Mutlu günümde bana savaştan bahsetmemesini söyledim. Karamsar bir halde çekti gitti.
Bertolucci’nin 70’li yıllarda çektiği ve İtalya’nın elli yıllık yakın tarihini anlattığı "1900" gibi bir çağ filmi, ama Türkiye’nin yakın tarihini anlattığınız bir film çekmek ister misiniz? Ben tarihi bir film çekmek istemiyorum, hele Türkiye’de bir tarihi film çekmeyi hiç yani böyle kesinlikle düşünmüyorum.
Neden? Beni hiç ilgilendirmiyor. "Harem Suare" yeter artar bana.
"Beni İtalya’da az Türk kabul ediyorlar"
İtalya’da sizi ne kadar Türk kabul ediyorlar? Biraz az kabul ediyorlar ama ediyorlar.
Acaba Fatih Terim filminizi seyretmiş midir? Nasıl bir tepki verir, açıkçası merak ediyorum. Bilmem. Kendisine sormak lazım.
Kargo grubunun solisti Koray’ı filminizde oynatmanızın nedeni neydi? Gördüğüm zaman, kafamdaki Emir kişiliğinin o olduğunu düşündüm. Güzel bir surata sahip. Zaten çarpıcı olması lazımdı, yani bir insanın gördüğü zaman onu, "A, ne kadar hoş bir çocuk" demesi lazımdı.
Popçulardan Tarkan’ın da yüzünün çok güzel olduğu söyleniyor. Ona da teklif eder miydiniz bu rolü? Ya da şöyle sorayım: Koray’la Tarkan arasında bir seçim yapmanız gerekseydi? Ben Tarkan’ı hiç görmedim. Sadece resimlerinden tanıyorum. Karşılıklı bir görüşmem olmadı. Karşılıklı görüşmem olsaydı belki de Tarkan’ı seçerdim. Ben Tarkan’ın ifadesini, konuşmasını bilmiyorum ki. Bir oyuncuyu seçerken resimden değil verdiği elektrikten seçiyorum.
PAZAR


Savaşmayan şahinler
Kriz sonrası striptizcileri
Sergide buluştular
Savaşla hatırlananlar
Birleşmiş gönüllüler
Ya Brad Pitt olmasaydı?
Amerika’ya nal çakıyor
Prego’da aşk soslu makarna
Ölümsüz geyik Nostradamus
Anadolu’nun şarap mirası
"Aşkı anlatıyorum, eşcinsel aşkı değil"
DVD / Selim BOY
Edirne’de Çorbacı Hakkı Baba
Harki, harka
Büyük Britanya nefesini tutmuş bekliyor
Enver Paşa gayretkeşliği
Erkeklerin dünyası
Nuh’un gemisi İstanbul’da
Enkaz altında kalmayan sanat
SAYFA BAŞI

|
|

|