01 Kasım 2001 Perşembe


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  SERİ İLAN  

 




Beyzbolun büyüsü

Beyzbol deyip geçmeyin. Anayasası ve caz müziğiyle birlikte, ABD’nin uygarlığa en büyük hediyesinin beyzbol olduğunu söyleyenler yanılmıyor. Amerikan hayatını belki de en iyi yansıtan etkinlik

     WASHINGTON
     Geçen pazartesi akşamı, ne zamandır umulan oldu. New York, acısını kısa bir süre için bile olsa unuttu.
     Altmış bin kişi Bronx stadında, yüz binler ekran başında dakikalarca "Let’s go Yankees" diye bağırdıktan sonra, beyzbolun gelmiş geçmiş en başarılı kulübünün bir kez daha lig şampiyonluğuna erişmesini kutladı.
     Sadece, 1923’ten beri aynı statta oynayan tarihi bir takımın parçası olmanın, Babe Ruth, Mickey Mantle, Joe DiMaggio, Yogi Berra gibi beyzbol efsaneleriyle aynı formayı taşımanın ve son dört yılda dünya şampiyonluğunu kazanmanın gururuyla değil, lig maçlarının sona erip şampiyonaların başladığı her ekim ayında devleşen yetenekleriyle, "maço değil, centilmen", "birey değil, takım" olduklarını her an hissettiren görünüş, hal ve tavırlarıyla da diğer bütün beyzbol takımlarından apayrı bir karakteri olan Yankees, Amerikan Ligi’nin bir numarası olmuştu bir kez daha.
     Gece yarısına doğru, maçın son "out" kararı alınıp Yankees’in, rakibi Seattle Mariners’ı 12-3 yenerek lig şampiyonu olduğunda stadın halini görmeliydiniz.
     Türkiye’deki, "ezeli rekabet" maçlarından ya da Avrupa kupalarında geçilen sınavlardan pek iyi bildiğiniz futbol şölenlerinden birine hem benziyor, hem de benzemiyordu.
     New York’un sadece, beş bin canını almakla ve profilini değiştirmekle kalmayıp ruhunu da daraltan 11 Eylül’den bu yana, kentte tanık olduğum en büyük coşkuyla inleyen tribünleri bir bir taradı gözlerim. Herkes ayaktaydı, herkes bağırıyordu, herkes gülüyordu.
     Benim de son üç yıldır hafta sonu kaçamaklarıyla gelip Yankees’i sık sık izlediğim bu statta, her zamanki gibi dört-beş kuşak, kadın-erkek, çoluklu çocuklu nice aile buluşmuştu.
     
     Her zamanki gibi babalar küçük çocuklarını kucaklamış dikiliyorlar, anneler okul çağındaki diğer çocuklarla birlikte hoplayıp zıplayarak tezahürat yapıyorlardı. Yüzlerini lacivert-beyaz boyamış küçücük kızlar, genç kızlar, orta yaşlı kadınlar ve nineler vardı her zamanki gibi. Erkek çocukları bir ellerine geçirdikleri beyzbol eldiveniyle, saha dışına atılıp kendilerine kadar gelecek "faul" toplarını yakalamanın hayalindeydiler. Her zamanki gibi plastik bardaklarda biralar içiliyor, sosisli sandviçler yeniliyor ve karamelalı patlamış mısır ile yer fıstığının acayip karışımından oluşan "Cracker Jack" kutuları elden ele dolaşıyordu.
     Ama bu kez lig şampiyonluğu, hiç olmadığı kadar coşturdu New York’luları. Bronx Stadı hiç olmadığı kadar yüksek sesle inledi. New York’lular bir buçuk aydır ilk kez belki de boşaldılar.
     Beyzbol deyip geçmeyin. Anayasası ve caz müziğiyle birlikte, ABD’nin uygarlığa en büyük hediyesinin beyzbol olduğunu söyleyen sosyolog Gerald Early yanılmıyor.
     Türkiye gibi, gönlünü fena halde, benim de tutkuyla sevdiğim futbola kaptırmış bir ülkede, sapına kadar Amerikan olan bu sporun kadrini anlamanın güç olduğunu biliyorum. Yine de fırsatını bulduğunuzda, denemelisiniz.
     Tarihiyle, sosyal dokusuyla, felsefesiyle beyzbol, Amerikan hayatını belki de en iyi yansıtan etkinlik. Boşuna "national pastime" yani bir tür "milli meşgale" demiyorlar ona.
     Geleneği, aileyi, istatistiği merkezine alan bir spor bu. Tarih boyunca her oyuncunun her hareketinin belgelenmesine dayanan, herkesin, bu oyunu oynamış, gelmiş geçmiş herkesle boy ölçüşebildiği, kıyaslanabildiği bir spor. Yavaş görünüşüne, duraklarla oynanmasına aldanmayın. Fiziksel ve zihinsel gücü birleştiren, iki ayağının üzerinde hızlı düşünmeyi ve birkaç hamle ötesini planlamayı gerektiren bir tür saha satrancı.
     Dönelim pazartesi akşamına. Yankees yedi maçlık bir mücadelenin beşinci maçında Amerikan Ligi şampiyonluğunu kazanınca, beyzbolun büyüsü New York’un üzerine bir başka türlü çöktü.
     11 Eylül saldırıları ardından, her maçını New York İtfaiyesi ya da Polis İdaresi’nden birinin söylediği milli marşla başlatan, her yedinci devre arasında beyzbolun geleneksel şarkısı "Take me out to the ball game" (Haydi maça götür beni) yerine "God Bless America" (Tanrı Amerika’yı korusun) marşını bir ağızdan söyleyen Yankees taraftarları, haftaların hüznüyle garip bir şekilde bütünleşen coşkularını, takımları ve kendileri için değil, kentleri adına yaşadılar adeta.
     Hayatta kaybetmeye alışmış toplumların, o çok iyi bildiği sahada kazanma mucizesi, ilk kez Amerika gibi 11 Eylül’e dek pek yenilgi tatmamış bir toplumun da damarına süzüldü.
     New York’un takımı dünya şampiyonası finali için Arizona yolcusu şimdi.
     "Let’s go Yankees!"
     



 PAZAR


Doğadan gelen sağlık...
‘Bir daha konser vermezsek şaşırmayın’
Altın Portakal bu defa kaçtı
Modacının büyük aşkı
Nuri İyem resimleri tescilleniyor
Karia hazineleri
Savaş muhabiri kitap yazdı
Kanser dönemeci
Tarlabaşı’nda Lale devri
Cihangir’in Açıkdeniz’i
Şarabın tadı iyi kadehle çıkar
‘Entelektüeller beni sevmedi’
DVD / Selim BOY
Birlikte yaşayanlar için 10 emir
Kurna Köy yolunda Gölbaşı Lokantası
Çiçekler ve dikenler
Saplantı ve zorlamanın kıskacında: Frank Auerbach
Öğleden sonra İstanbul
"Dünya Büyülü Bir Yer"
Beyzbolun büyüsü


 SAYFA BAŞI 





© 2001 Milliyet