
|


Neden eğitim gönüllüsü olmuyorsunuz?
Karamsar gelişmeler hepimizi yeterince rahatsız ediyor.
Zaman zaman kendi kendime, "İyi giden, hepimize ümit veren hiçbir şey yok mu?" diye sorarım.
Var tabii. Elimdeki listenin ilk sırasında da Suna-İnan Kıraç’ın kurdukları, başına da İbrahim Betil’i getirdikleri "Eğitim Gönüllüleri Vakfı" var.
Bu pazar günü sizlere hem vakfı anlatmak, hem de bir çağrıda bulunmak istiyorum.
Türkiye’de böylesine güzel, geleceğimize yönelik bir çalışmayı mutlaka bilmeli ve mutlaka da katkıda bulunmanız gerekiyor. Eğer bir şeyler bırakmak, sizden sonraki kuşaklara bir şeyler vermek istiyorsanız, sizlerin de kollarınızı sıvama zamanınız geldi demektir. Eğer "Bunlar beni ilgilendirmez,ben kendime bakarım" diyorsanız, o zaman bu yazıyı okumaktan vazgeçin.
Eğitim Gönüllüleri Vakfı 1995 yılında kuruldu.
Suna ve İnan Kıraç ikilisi, kendilerini değil, gelecek kuşakları düşündüler. Ellerindeki parayı repoya yatırmadılar veya yeni fabrikalar kurup daha da zenginleşme yolunu tercih etmediler. Tam aksine, gelirlerini genç insanlarımızla paylaşmayı kararlaştırdılar.
Vakıf, özellikle ülkenin fakir bölgelerinde yaşayan
7-16 yaşları arasındaki öğrencilere yönelik. Halen de 100 bin öğrenciye ulaşıyor. Hedefleri 2005 sonuna 1 milyon öğrenciyi eğitebilmek.
Eğitim parkları, öğrenim birimleri, gezici öğrenim birimleriyle 62 noktada faaliyet gösteriyor.
Amaç, toplumda daha nitelikli bir iş gücü ve daha büyük bir orta sınıfın oluşmasını sağlamak.
Bugünkü aksaklıkların hemen hemen tümünün temelinde eğitimsizliğin yattığını düşünürsek, bu kampanyanın ne kadar önemli ve heyecan verici olduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur.
1 milyon öğrenciye ulaşılacak...
2005 sonu veya 2006 başındaki hedef insanı şaşırtıyor: 1 milyon öğrenci.
Bu hedefe ulaşabilmek için, 71 milyon dolar gerekiyor.
Rakam aslında çok küçük.
Hele soyulan bankalardan giden paraları veya devlet ihaleleriyle ilgili yolsuzluklarda sözü edilen yüzmilyonlarca doları düşünürsek, bu rakam komik kalıyor.
Hedefe ulaşabilmek için geçen yıl İbrahim Betil’in düzenlediği TV kampanyasını hatırlarsınız. Bu yıl kampanya daha da büyütülecek. Türkiye’nin kükremesi ve geleceğini güvence altına alabilmek için, herkesin kendi olanakları çerçevesinde hareketlenmesi bekleniyor.
Bunun dışında, vakfın her türlü yardıma ihtiyacı var. İster para, ister menkul veya gayri menkul. Üstelik katkılarınızı vergiden de düşürebiliyorsunuz.
Tabii bir de gönüllü çalışacak insanlara ihtiyaç var.
Boş vaktinizi verebileceğiniz, bu ülkeye bir şeyler yapabilmenin tadına varabileceğiniz bir fırsat.
Suna ve İnan Kıraç ellerini taşın altına koydular.
Bizlerden de destek bekliyorlar.
Üstelik kimsenin elini taşın altına sokmasını da istemiyorlar.
Katılın yeter.
Paylaşın, destek olun yeter.
Eğer daha ayrıntılı bilgiye ihtiyacınız varsa, hemen başvurun:
Eğitim Gönüllüleri Vakfı
Baba Nakkas Sokak No:8
81200 Nakkaştepe - İSTANBUL
Tel: 0216 4923232
Faks: 0216 4923233
Tişört yasakla, pasta kestirme! Gözümüze çarpan en büyük çarpıklık, Türk bayrağı baskılı tişörtlerin yasaklanmasıyla ortaya çıktı. İzmir’de savcı Arif Hikmet Oruç, imalatçıları da satıcıları da cezalandırmak üzere harekete geçti.
Aslına savcı da haklı. Zira 2893 sayılı Türk Bayrağı Kanunu’nun 7’nci maddesi "Bayrağın elbise gibi giyilmesini" yasaklıyor. Ancak Savcı Oruç -sanki başka savcılar akıl edememiş gibi- acaba gereğinden fazla titiz davranmış olmadı mı?
Açıkçası, ben de özellikle yurtdışında Türk bayraklı tişört giymek isterim. Bundan daha güzel bir propaganda olabilir mi?
Olmaz... Yasak.
İçimize işlemiş.
Hele, pasta kestirmeyen valiye
ne demeli?
Bolu Valisi M. Ali Türker, sempatik ve saygı duyulan bir insandır. Cumhuriyet Bayramı için hazırlanan Atatürk ve Türk bayraklı pastayı "Ülkemi böldürtmem" diye kestirmemesi belki çok kimseyi duygulandırdı, belki sembolik anlamından dolayı da alkış topladı.
Ancak bir pasta ile Türkiye’nin bölünmezliğinin bir araya konması da garip karşılanmadı değil. Eğer bu kadar büyük duyarlılık söz konusu ise, Akatürk ve Türk bayraklı pastaları yasaklamak(!) mı gerekecek?
Cumhuriyet Bayramları coşkulu şekilde kutlanmalıdır.
Artık komplekslerimizden katı kurallardan veya yapay gösterişlerden kurtulalım.
Kendimize ve ülkemize güvenelim.
Edilecek laf mı bu? Galatasaray, Hollanda’nın PSV Eindoven’ini 2-0 yenmiş. Stad birbirine giriyor. Taraftar ayaklanmış. Ekranlara GS Başkanı Mehmet Cansun geliyor.
Federasyon Başkanı’na teşekkür ediyor ve "Bu hakemi seçtirtti, işimize yaradı" diyor. Ardından, Mesut Yılmaz’a teşekkür ediyor ve "Maçı çarşambadan salı gününe aldırttı. Eindoven yorgun geldi" diyor. Sonra da "Tabii, bu işin şakası" diye devam ediyor.
Sanki maçı hakem ve Hollandalılar’ın yorgunluğu sayesinde elde etmişiz gibi bir durum...
Galatasaray Lisesi’nin espri dürtüsünü bilirim. Ancak Mehmet Cansun gibi kelimelerini dikkatli seçen birinin böylesine bir hataya düşmesini beklemezdim. Galibiyetin heyecanı dahi bu gafı mazur gösteremez. Neyse ki Galatasaray tur atladı ve kimse üstünde durmadı.
28 Şubat ne anlama geliyor? Genelkurmay Başkanı’nın 28 Şubat müdahalesinin ne anlama geldiği konusundaki son konuşması, beklenen tartışmayı da beraberinde getirdi.
Org. Kıvrıkoğlu’na göre, Türkiye’deki 11 Eylül tipi olaylar, 28 Şubat müdahalesi sayesinde önledi.
Bazı düşünürlerimiz ise, bunun çok dar bir yorum olduğunu, (özellikle Enis Berberoğlu) Türkiye’nin radikal İslam’a karşı müdahalesinin çok eskilere dayandığını ve Cumhuriyet’le birlikte daha da kesinleştiğini, diğerleri de 28 Şubat’ın demokrasiyi yok eden bir sopa gibi kullanılmasının hatalı sonuçlar vereceğini belirttiler.
11 Eylül sonrasında Amerika’nın girişiminin, 28 Şubat’ın uluslararası alanda uygulanmasından başka bir şey olmadığını söyleyenler de var.
28 Şubat’ı tam olarak değerlendirebilmek için henüz vakit erken, ancak, bu yaklaşımın demokrasiyi rafa kaldırmak operasyonu olarak değil de Cumhuriyet’in kendini koruma refleksi çerçevesinde ele alınması bize daha mantıklı geliyor.
mbirand@attglobal.net
SAYFA BAŞI

|
|

|