
|


Rushdie’nin son günahı...
Salman Rushdie 2 Kasım tarihli The New York Times gazetesindeki makalesinin daha başlığıyla tozu dumana kattı, arenamızın pek güzel oturmuş iç dengelerini sarstı
WASHINGTON
Savaşın geri cephesinde, fazla geniş olmayan bir fikirler arenası var.
Her ülkede, siyasetçilerin, askerlerin, diplomatların, emekli siyasetçilerin, emekli askerlerin, emekli diplomatların, ve tabii ki akademisyenler ile gazetecilerin at oynattığı bir arena bu.
Aktörlerinin dünya görüşü, kendi içinden birkaç derin fay hattıyla bölüyor bu arenayı. Dünyanın dört yanındaki İslamcılar nasıl aynı koronun üyesi gibiyseler, savaş karşıtı pasifistler de öyle, 11 Eylül toplu katliamının, bu savaşı haklı kıldığına inanan ABD destekçileri de. Bu arenadaki fikir karşıtlıkları da, fikir uyuşmaları kadar istikrarlı.
Arenanın aktörleri olarak, birbirimizi ve kendimizi tekrarlaya tekrarlaya görünmez bir daire içinde dönüp duruyoruz. Bu dairenin kendi klişelerini yarattığını, bu klişelerin beynimize kazındığını çoğu zaman fark etmeden, fark etsek de pek sorgulayamadan yuvarlanıp gidiyoruz.
Ta ki, ara sıra arenanın "doğal üyesi" olmayan birileri, tozu dumana katıncaya dek.
Geçenlerde Salman Rushdie yaptı bunu; bize "Geceyarısı Çocukları"nı, "Mağripli’nin Son Nefesi"ni, "Ayaklarının Altındaki Toprak"ı ve tabii ki, bir dönem yeri yerinden oynatan "Şeytan Ayetleri"ni veren romancı, yine hakkında ölüm fetvaları yazılmasına yol açan bu romanındakine benzer bir tür "günah" işledi.
Rushdie 2 Kasım tarihli "The New York Times" gazetesindeki makalesinin daha başlığıyla sarsıverdi arenamızın pek güzel oturmuş iç dengelerini.
"Tabii ki ilgisi var" "Evet, bu basbayağı İslam ile ilgili bir mesele" diyordu Rushdie. 11 Eylül’den beri, başta masum Müslümanların tepkilerin hedefi olmasını önlemek ve ABD çevresindeki koalisyonun sarsılmasına yol açmamak gibi gayelerle, dünya liderlerinin hep bir ağızdan, "Olan bitenin İslam’la bir ilgisi yok" dediğini hatırlatan romancı, arenaya bir gladyatör edasıyla giriyor, "Tabii ki bunun İslam ile ilgisi var. Mesele, bu ilginin ne anlama geldiğinde" diyerek yeni bir fay hattı yaratıyordu.
Dünyanın dört yanından İslamcıların, Dünya Ticaret Merkezi ile Pentagon’a yönelik saldırıları Yahudilerin planladığı gibi temelsiz bir görüşün gönüllü borazanlığını yapmalarından tutun da, "cihad" çağrısına uyarak Afganistan sınırına yığılan elleri baltalı Pakistanlılara kadar birçok görüntüyü yazısına taşıyan Rushdie, "kafir" Amerikan askerlerinin, Suudi Arabistan’ın kutsal topraklarındaki varlığının sorgulanmasına değiniyor ve "Mevcut huzursuzlukların temelinde bir tür kutsallık tanımı olmasa, bu sorgulamanın anlamı olur muydu?" diye soruyordu.
Rushdie’nin kendi sorularına getirdiği yanıt, 11 Eylül’ün ve 11 Eylül sonrasında yaşananların temelinde, yüzyıllar içinde bir dizi gelenek, önyargı ve sabit fikirle kemikleşmiş bir İslam anlayışının yattığı yönünde. Kitap’ın kendisi olmayan, İslam’ı belki de doğru anlamayan, ama dünyadaki yaygın kabullere dayanan bir İslam pratiğini, sorumlu tutuyor Rushdie.
Ona göre, bu çarpık İslam pratiğini benimseyenlerin, genelde modern topluma yönelik nefretlerini, özelde de liberal, Batı tipi hayat biçiminin kendi çevrelerini de teslim alacağı korkusunu yansıtıyor yaşananlar.
Müslüman toplumların yaşadığı derin sorunların faturasını bir dış güce, özellikle de Amerika’ya çıkarma sevdasına değinen Rushdie, diyor ki, "Bir an için toplumlarımızın sorunlarının, birincil olarak Amerika’nın hatasından kaynaklanmadığını, kendi başarısızlıklarımızın kendi sorumluluğumuz olduğunu düşünsek. O zaman bu sorunları nasıl algılardık? Sorunlarımızdaki sorumluluğumuzu kabul etmek, bunları çözmeyi öğrenmemizin de başlangıcı olmaz mıydı?"
Iraklı bir hiciv ustasının "İçimizdeki hastalık, bizden kaynaklı" sözlerini de aktaran Rushdie, yazısını şöyle bitiriyor:
Taze bir rüzgar "Bütün Müslüman toplumların modernleşebilmek için yapması gereken, dinin, kişisel alana özgü kılınması, siyasetten arındırılmasıdır. Modernliğin, teröristleri ilgilendiren tek yönü, bizzat yaratıcılarına karşı çevrilebilecek bir silah olarak gördükleri teknolojidir. Eğer terörizm mağlup edilecekse, İslam dünyası modernin temel aldığı laik-hümanist ilkeleri benimsemek zorundadır. Bu olmadıkça, Müslüman ülkelerin özgürlüğü uzak bir rüya olarak kalacaktır."
Bir çevreyi öfkelendirip yeni "ölüm fetvaları" düşletecek, bir çevreyi de kalıba döküp papağan gibi tekrar etmeye yöneltebilecek sözler bunlar. İki tepki de yararsız.
Ama kim bilir, belki birileri de 11 Eylül sonrasında üzerine bir çuval kum dökülen "İslam ve modernizm" konusunu tartışmaya başlayabilir bu sözler sayesinde. Belki Rushdie’nin nefesi, arenaya taze bir rüzgar taşıyabilir.
PAZAR


Son tango İstanbul’da
Peki ama kim onlar?
‘Tanrım, bu siteyi ben mi yarattım?’
Ivır Zıvır Tarihi kadını anlatıyor
Elini enkazın altına soktu
Kırmızı değirmen efsanesi
Küresel "şefkat yorgunu"
Andon’la bir kış daha
Şarapların kralı...
"Terzi değil memur olmamı istiyorlardı"
DVD / Selim BOY
BBG evi, "içerisi" midir?
Yaşlı Süreyya gençleşti
Aşk, sen nelere kadirsin!
"Guy Fawkes" günü
İçi sıkılan Vekil Beyefendi
"Anılar, Düşler, Düşünceler"
Rushdie’nin son günahı...
SAYFA BAŞI

|
|

|