
|


Yılmaz Erdoğan: "Ne yemek istersem yerim, nereye gitmek istersem giderim"
"Solcular tutucu oldu, artık sadece ilericiyim"
"Kitaptan kadınların beni elimden tutup, ‘Bak bu tablo’, ‘Bu piyano’ diye eğittikleri gibi bir şey çıkıyor. Benim onlara öğrettiklerim yazılsa çok daha kalın bir kitap olur bence"
AHMET TULGAR
Yılmaz Erdoğan, benim, çok da üstüme vazifeymiş gibi sürekli kategorize etmeye, sanki buna yetkiliymişim gibi analiz edip sonuçlarına uydurmaya çalıştığım, hayata, siyasete ilişkin bazı tezlerimin sağlamasını onda bulma umuduyla her hareketini dikkatle izlediğim, yani uzun lafın kısası, adaletsiz davrandığım biri oldu.
İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş. Ben bir de üstüne üstlük çaktığım yerde kalsın istiyorum. Oysa ben ve benim sevgili kayıp kuşağımın ona ilişkin sahiplik iddiaları çok komik.
Yılmaz artık ünlüler ve başarılılar dünyasında büyüyor. Doğu’nun o bizim çözemediğimiz ama bir verdi mi yedi verdirten simyasıyla değil, Batı’nın klipler ve magazin programları kadar karmaşık ve mantar gibi bitiriveren kimyasıyla zenginleştirilmiş bir toprakta, televizyon ekranlarıyla örtülü bir serada büyüyor. Şöhreti büyüyor. Parası büyüyor.
Hırçınlığımız bu yüzden.
Bir bakıyoruz Fatih Terim’le İtalya’da, bir bakıyoruz Tarkan’ın doğum gününde. Olacak iş mi?
Zaten bir Yılmaz’ımızı faşizme kurban vermişiz, birini de kurda kuşa mı yem edeceğiz?
Korkumuz bu yüzden.
Ama neyse ki her dem yazdıkları bizim. Bizim oluyor. Çünkü Yılmaz kendisi de çok iyi biliyor ki o bizimkinden başka bir dile vakıf, başka bir hikayeye sahip değil.
Onu çok seviyor oluşumuz bu yüzden.
Bu arada biyografinizi de okuduk. "Yılmaz" adlı bu kitap için biraz erken değil miydi?
Kitap fikri tümüyle benden bağımsızdı. "Yılmaz" sadece Muhsin Kızılkaya’nın yazdığı kitaplardan bir tanesi. Ben de başka bir kitap gibi okudum. Sadece özel hayatımla ilgili bir-iki ismi çıkarttırdım. Bu kitap için erken miydi? Bilmiyorum. Yarın ölürsem, erken değilmiş demek ki.
Ya, o kitapta bir iddia yer alıyordu. Beraber olduğunuz üç-dört kadının her biri sizin hayatınızda yeni bir dönemi başlatmış. Biri size aşkı ve şiiri öğretmiş, bir diğeri (Elif Dağdeviren) sizi entelektüel kesime ve sosyeteye sokmuş. Öyle mi oldu?
Kitapta şöyle bir şey söz konusu sahiden: Beni karşı cinsten çeşitli arkadaşlar elimden tutmuş, biri tablolar göstermiş, biri piyanoyu göstermiş falan. Öyle değil elbette. Eğer birisi benim o kadınlara öğrettiklerimi yazsa daha kalın bir kitap olurdu. Hayatımın bazı dönemlerinde birilerine denk gelmişimdir ve biz beraber bazı şeyleri keşfetmişizdir.
Artık hayatımı değil, hayatı anlatmak istiyorum "Cebimde Yeni Kelimeleröle yeni bir tek kişilik gösteriye başlıyorsunuz. Yıllardır oynadığınız "Cebimde Kelimeleröden farkı ne olacak bu gösterinin?
"Cebimde Kelimeleröde ben "Nereden çıktın sen?" sorusunu cevaplıyor, hayat hikayemi anlatıyordum. Hakkari’yi, Ankara’yı, çocukluğumu. Şaşırtıcı geliyordu bütün bunlar insanlara. Şimdi bu konuda kitap yazılacak noktaya kadar gelince, artık anlatmanın anlamı kalmadı. Artık hayatımı değil, daha çok hayatı anlatıyorum.
Siz komedyenler arasında en çok konuşansınız. Beyaz, Cem Yılmaz, Okan Bayülgen esprilerinin ardından gelen sessizlikten güç alırken, siz kelimelerin ardından koşuyorsunuz, hep bir şeyler anlatma telaşı içindesiniz. Siz de kendinizi bu anlamda çok konuşkan buluyor musunuz?
Şimdi her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır. Ama komedyensen güldüreceksin. Hayatın sırrını da versen güldüreceksin, başka türlü olmaz. Ama onun ötesinde ben temel dert sahibiyim. Her şeyi tartışmak istiyorum. Mesela Kurban Bayramı. Bence bu dini falan bir konu değil. Orada sanıyorum bir yanlış anlama olmuş. Tanrı bize "Her sene bu ay bütün küçükbaş hayvanları kesin" demedi. Bu, Hazreti İbrahim meselesinde özel bir olaya özel bir çaredir bana göre. Hatta oğlunu kesecek noktaya gelen Hazreti İbrahim’e der ki Tanrı, "Hayır, böyle bir şey yapma. Eğer böyle bir şey gelişmişse sende, koyun kes. Zaten etle beslenen bir canlısın. Sen yeme, zaten bir günah işliyorsun, bari etini dağıt, sevap işle". Şimdi adamlar dana kesip etini kavurma yapıyor ve bütün sene yiyorlar. "Kurban Bayramı" lafı da tuhaf, "rehin eğlentisi" gibi bir şey. "Şeker Bayramı" güzel bir laf da, "Kurban Bayramı", kurban varsa, bayram etmenin manası ne? Tanrı bizden böyle bir şey istemiş olamaz. Tanrı’nın isteklerini yerine getirmek istiyorsan, adam ol yeterli. Herhangi bir canlıyı öldürmen gerekmez. Ben bunları konuşmak istiyorum sahnede. İşte, günlük bir şeyden eğer sen derinlikli bir şey yaratabiliyorsan, sahneye çıkmayı hak etmişsindir.
Fatih Terim’le daha hiç siyasi çelişkim olmadı "Deli Yürek", Vizontele’den cesaret alınarak yapılmış sağcı bir büyük prodüksiyondu. Vizontele sol bir mizah anlaşıyla gündelik hayatın sıradanlığından çok ciddi bir söylem üretebilirken, Deli Yürek o büyük anlatısıyla, bütün ciddi edasıyla neden komik duruma düştü? Sağcılarda mizah eksik mi?
Bu şundan kaynaklanıyor: Sanatçının bakış açısı resmi ideolojininkinden farklı olmak zorunda. Ama resmi ideolojiye karşı olmak için illa solcu olmak da gerekmiyor. Bu ülkede İslamcılar da resmi ideolojiye karşı. Herkes karşı. Çünkü resmi ideoloji hayatın dışında kalmış Türkiye’de. Sen bu resmi argümanlarla bir film yaparsan kimse seyretmez. Seyirci senin anlattığın olaya bakarken "Ha bu meseleye böyle de bakılabilirmiş" diyebilmeli. Bu senin röportajlarında da olan bir şey. "Ha, bu adama böyle de bakılabilirmiş". İşte bu seyirciye, okura ödediği paranın karşılığını vermek demektir.
Şu boyacı çocuklu reklam filminizle ilgili hiç konuşmadınız. Orada bir çocuk istismarı söz konusu mu sizce?
Ya, star olmak buymuş demek ki. Star olduğunda yaptığın her şeyle ilgili herkes konuşuyor. Kimi bu filmde çocuk istismarını aradı buldu, kimi Kürt propagandasını. İşin komik tarafı bu reklam filminin öğeleriyle beni çözümlemeye çalışıyorlar, halbuki o film tümüyle Ali Taran’ın eseri. Benim elime bir metin tutuşturdular ve ben onu oynadım. Dahlim bu kadar. Elinde veri olmadan, bir reklam filminden bir insana ilişkin derinlikli, duyarlı analizler çıkarmaya çalışanlar komik duruma düşüyorlar. Asıl duyarlılık önüne her atılan oltayı yememektir.
Sizin Fatih Terim’le ilişkiniz nedir? Neden ve nasıl dost oldunuz?
Fatih Terim benim dostum, yeteneğine, azmine, gücüne çok inandığım biri. Dolayısıyla beraber vakit geçirmekten çok hoşlandığım, çok esprili, çok zeki bir adam. Eğer soracağınız soru şuysa, siyasi meselelerde falan bir şeyse, Fatih Terim’in daha benim katılmadığım bir siyasi görüşüne rastlamadım.
Hayır, size de Türkiye ünlülerindeki başarı fetişizminin sirayet etmiş olmasından korkuyoruz belki de. Başarılıyla başarılı yan yana resim vererek, başarılarını sağlama alıyorlar ya. Sizin bir solcu olarak tam da İsmet Berkan’ın deyimiyle "loserölara, kaybedenlere sempatiniz olmalıymış gibi geliyor bana.
Bakın ben size bir şey söyleyeyim. Benimle ilgili bu solculuk meselesine ilişkin olarak. Şimdi bu bulanıklığı netleştireyim. Ben gözümü açtım, herkes solcuydu, ben de solcu oldum. Ben şöyle düşünüyordum: "Burada doğanlar Kürt ve solcu oluyor." Zaten devlet bize hiçbir zaman sağcı olma şansını vermedi. Ama biz o zaman iki kavramı yan yana kullanırdık: Solculuk ve ilericilik. 2000’lerin Türkiye’sinde ben bu ikisinin yan yana durmadığını görüyorum. Dolayısıyla benim seçtiğim kavram solculuk değil ilericilik. Türkiye’de solcuların hepsi muhafazakâr oldular. Ben "Devletçi ekonomi daha iyidir" diyemem. Çünkü verilere baktığım zaman değil. Ben sadece ileri bir toplum istiyorum. İleri bir toplumda da sömürü olmasın. Ama ne güç sahipleri ne de güçsüzler sömürsün.
Kraliçe Sezen Aksu’nun her zaman emrindeyim Tarkan’ın doğum gününe gidişiniz de yadırgandı açıkçası.
Ya, Tarkan da arkadaşımız. Çağırdı, gittik. Benimle ilgili şaşkınlıklara şöyle cevap verebilirim: Ne yemek istiyorsam onu yerim, nereye gitmek istiyorsam oraya giderim. Tarkan’ın doğum gününe niye gittim? E, çağırdı. Çağrılmadan gitseydim, bu sorulabilirdi. Çağırdı. Ama ben onu doğum günüme çağırdım, gelmedi.
Sezen Aksu’nun Efendy’deki şovunu siz yazmışsınız. Sezen Hanım her dönem parlak isimleri bir şekilde teşhis ve istihdam eder. 90’larda da Metin Kaçan’a, Uğur Yücel’e yazdırmıştı. Şimdi de sıra size mi gelmişti?
O bir şey yapıyordu, ben de bir tür danışmanlık yaptım. Üç-beş sayfa bir şey yazdım. Ama Sezen Aksu ne zaman çağırsa koşa koşa giderim. Çünkü Sezen Aksu büyük büyük bir usta, yurdum insanı olduğu için onur duyduğum birisidir. Geçmişte her aşkıma tanıklık olarak şarkılarını koyduğum Sezen Aksu ile bir dostluk kurabilmiş olmak benim için büyük şeref. Kraliçem ne derse, biz emrindeyiz.
"180 milyon dolarlık filmle bizi geçemediler" Bir yıl sonra yeniden bir röportajda birlikteyiz. Neler oldu bu bir yıl içinde? İçinize kapanık bir yıl geçirdiniz sanki.
Biz "Vizontele"nin gösteriminden önce yapmıştık, değil mi? O röportajdan sonra şu oldu: O röportajda söylediğim her şeyi yaptım. O yüzden bu röportajı da gönül rahatlığı ile yapabilirim. Şimdi dönüp geriye baktığımda hakikaten şaşılacak bir şey olmuş. İşte adamlar 180 milyon dolarlık filmle, "Yüzüklerin Efendisi"yle yapamadılar bizim yaptığımızı, bizim kadar seyirci bulamadılar. Ama bizimki de filmlerin en efendisiydi.
Vizontele’yi geçmem gerekli Sadece gişe başarısı değil, aynı zamanda üzerine en çok konuşulan film olma başarısını da elden eden Vizontele’yi arşivinize yerleştirip hayatınızdan çıkaramıyorsunuz galiba.
Vizontele konusu bizim için kapanmıştır. Ama her film yapan arkadaş doğal olarak onu geçmeye çalışıyor. Bu da filmi sürekli gündemde tutuyor. Ama benim için de Vizontele böyle bir problem. Onu geçmem gerekiyor. Ama çok zor.
Vizontele’nin senaryosu sizin o özgün dilinize, kelime oyunlarınıza, Türkçe’ye çok fazla yaslanan bir filmdi. Siz filmi Hollywood’a da götürdünüz. Nasıl izlediler orada?
Dünyanın çeşitli yerlerinde hâlâ oynuyor film. Ve her yerde aynı reaksiyonu alıyor. Fransızca altyazılı kopyasında da aynı yerlere gülüyor insanlar, İngilizce altyazılı kopyasında da, Türkiye’de de. Sanırım filmin sıcaklığı dil sorunlarının aşılmasını sağlıyor. Film bu sıcak cümleyi kurmayı becerdi. Bu sıcaklık dünyanın her dilinde aynı anlama geliyor.
Sanki filmin kopardığı bu gürültüden yoruldunuz ve bir ara verdiniz gibi.
Şöyle bir yorgunluk oldu: Film meselesini bu kadar bir memleket meselesi haline getirmek doğru değil. Ama bizim ülkemizde böyle. Şimdi "Ararat" diye bir film yapılıyor, daha film yapılırken telaşı bize düştü. Ya, yapsınlar bir filmi, biz burada gösterelim, insanlar seyretsin, yalan söylüyorsa zaten endişelenecek bir şey yok, doğru söylüyorsa yine yok. Vizontele için yazılan lehte ve aleyhte yazılar 16 klasör tutuyor. Tamam, bu kadar konuşulması iyi bir şey de, neden? Önünde sonunda yapılmış olan bir film.
Yaza yeni bir film yapacağım Artık üzerine daha rahat konuşabiliyoruz ya, şunu sorayım: Sizin Güneydoğu’yu fazla idealize ettiğinizi, fazla güzel gösterdiğinizi ve böylelikle Kürt meselesini perdelediğinizi iddia edenler de oldu. Yeşilçam’daki "yurtiçi egzotizm"i, Güneydoğu’ya ve Kürtler’e ilişkin "karşı-estetik"i yıkma çabanız tepkilere yol açtı, değil mi?
Çünkü Vizontele İstanbulist bir yaklaşım içermiyordu. İstanbul’dan oraya bakarak "ah, vah" etmek yerine, oradan Türkiye’nin geri kalanına baktık. Pusulayı değiştirince de arkadaşlar afalladılar. "Orada bir yoksulluk varsa, bu sizin kabahatiniz" dedik biz, oradaki insanlar o yoksulluktan ötürü mutlu değiller ama mutsuz da değiller. Orayı çok güzel anlatmışım diye eleştirdiler. Evet, güzel bir yer orası. Hele benim anlattığım dönemde, 1974’te orası çok güzeldi. Bir Kürt meselesi vardı ama savaş yoktu. Sonra filmdeki insanları fazla güzel bulanlar oldu. Yani iş faşizan yerlere doğru gitti. "Orada yaşıyorsa, güzel olmamalı" gibi. "Zeynep Tokuş niye o kadar güzeldi?" diye sordular. Zeynep Tokuş çok güzel bir kız ama orada Zeynep Tokuş’tan daha güzel kızlar yaşıyor. Çirkinlikle yoksulluğu birbirine karıştırmamak gerekir.
Peki, yeni bir film tasarlıyor musunuz?
Yaza bir film düşünüyorum. Bu kez benim çocukluğumun 1979 dönemi anlatılacak. İşte bu filmde, Vizontele’yi politik açıdan eleştiren arkadaşların istedikleri sertlik olacak. Ama Vizontele ile bu filmin arasına İstanbul’da geçen bir komedi filmi de sokmak istiyorum. İstiyorum çünkü hemen yine otobiyografik bir film çekersem, "Bu da çocukluğundan başka bir şey bilmiyor" diyecekler.
PAZAR


"Solcular tutucu oldu, artık sadece ilericiyim"
Hedef, genç dinleyiciler
Albüm yapma kılavuzu
"Cadde" gençliğinin kulübü
‘Ecevit astrologa danışsın’
Bilginin "lüzumsuz"u var mıdır?
Eczane müze oldu
Fotoğrafın ustalarından 2002 takvimi
Donu düşük 2001
Pairet’nin lezzetli deneyleri
Rakı, şaraba karşı!
Nisyan günlerinde çocuklar
DVD / Selim BOY
Klasik müziğin yeni çehresi
Beyoğlu’nun ‘Zarifi’
Para devlerinin aşkı
Kahkahalarla dolu 2002
Kudüs’ten görünümler
La Befana
Bir kitap öyküsü
Bir yılbaşı gecesi rüyası
SAYFA BAŞI

|
|

|