
|


Terör bitti, PKK çekildi Güneydoğu’yu unuttuk!
Toplum olarak son derece zayıf hafızamız var. Ancak bu kadarı da fazla. Kimsenin aklına gelmiyor, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Unuttuk gitti bile. Güneydoğu’yu yine makus talihine terkettik. Bir defa daha, önümüzdeki sorunları sadece vurup kırarak ve kaba kuvvetle halletme alışkanlığından kurtulamadığımızı gösterdik. Akıl kullanmak, bunun için çalışmak ve program içinde planlama yapmak, kaynak aktarımını gerçekleştirmek, yaraları sarmak gibi çağdaşlıklarla hiç ilgimiz yok.
Yazıklar olsun...
Eminim sizler de tepki dolusunuzdur.
Düşünün, 15 yıl süreyle bu bölge terör, karşı terör, kan ve ölüm gördü. Bu vatanın 30 bin insanı hayatını kaybetti. Milyonlarcası başka yerlere göçtü. Yüzbinlercesi acı çekti. Açlık sefalet ve ölüm kol gezdi. Ülkenin tüm sistemleri paramparça oldu. Demokrasisi inanılmaz yaralar aldı.
Terörle mücadele sürerken devlet hep aynı sözleri verdi. Terör bittiği taktirde halkın beklentileri karşılanacak, bölgeye kaynak aktarılacak, eksiklikler giderilecek, insanlara insan muamelesi yapılacak. Tek koşul, terörün bitmesiydi. O zamanlar bu sözleri sarfedenler acaba terörün biteceğine inanmadıklarından mı, yoksa bitmesini istemediklerinden midir nedir bilinmez, bol keseden konuştular. İşin kötüsü herkes de inandı. Sonunda, güvenlik kuvvetlerinin büyük özverisi, uluslararası konjonktürün değişmesi, Washington’un bir tercihte bulunup Türkiye’nin desteklenmesine karar vermesi sonucunda, terör durdu. Abdullah Öcalan temel politikalarını değiştirdi veya değiştirmek zorunda kaldı. PKK’yı da aynı değişime zorladı ve yepyeni bir açılım başladı. Bölgeden terör çekildi. Sükunet geldi.
En önemli açıklamayı önce asker yaptı: Terörü durdurabilmek için biz elimizden geleni yaptık. Bundan sonra yaraların sarılması gerekiyor. Görev siyasi otoriteye aittir.
Siyasi otorite ise, mangalda kül bırakmadı.
İçinden çakıl taşı bile çıkmayan paketler açıkladı.
Sonra, ekonomik kriz gündemi kapladı ve her şey unutuldu. Eğer, Diyarbakır Milletvekili Sebgetullah Seydaoğlu’un Başbakan’a yazılı sorusuna verilen yanıtlar olmasa, belki de durumun kötülüğünü yine hatırlayamayacaktık.
Boşaltılan köylerin sayısının 4 bin civarında olduğu biliniyor. Yüzbinlerce insanın naylon çadırlar altında sefalet içinde bir yaşam sürdükleri resmi istatistiklerde yayınlandı.
Buna karşılık devlet ne yapmış?
Son iki yılda, geri dönüş programı çerçevesinde, 11 yerleşim yerinde 770 konut yaptırmış. 435’inin de inşaatı sürüyormuş. Köylerinden sürülmüş yüzbinler için de bulundukları il veya ilçe merkezlerinde 5853 konut yapılmış. Son 17 aydır sadece 30 bin kişinin eski köylerine dönmelerine izin verilmiş ve bunların yakıp yıkılan veya oturmadıklarından dolayı tahrip olmuş evlerinin inşası için 3 trilyon harcanmış.
Aman Allah’ım, şu rakamların komikliğine bakın. Adeta insanlarla alay ediyorlar .
Hele Diyarbakır gibi, köylerinden sürülenlerin en büyük göçünü alan ve tıklım tıklım dolan bir kente yapılan yardıma bakın: 2000-2001 arasında toplam 250 milyar Türk Lirası. İnsan bunu açıklamaktan dahi utanır. Devlet, terör bitti, PKK silah bıraktı, Öcalan hapse atıldı ya defteri kapatmış. Dosyayı rafa kaldırmış. Zaten artık eskisi gibi görevlilere bol kepçeden tazminat da dağıtılmıyor, boşver gitsin.
Diyabakır Valisi demeç üstüne demeç veriyor. Birilerinin harekete geçmesi gerektiğini söylüyor. Yeni bir pişmanlık yasasının çıkması gerektiğine, kaynak aktarımına dikkat çekiyor.
Ankara’dan ses çıkmıyor.
Beylerin büyük politikalarla uğraştığını sanarsınız değil mi?.. Söz konusu değil. Kısır döngüye kendilerini kaptırmışlar, dedikodudan öteye gidemiyorlar.
Bürokrasi de siyasilerden bir ses çıkmamasından dolayı keyfini bozmuyor.
Güneydoğu’da açlık ve sefalet bu şekilde sürerse, devlet PKK’yı arayacak durumlarla karşı karşıya kalabilir. Aç ve ümitsiz insanın gözü hiç kimseyi görmez.
Lüks arabalarınızın birazından fedakarlık etseniz. Bürokrasinin lüks harcamalarını biraz kıssanız, Güneydoğu’da yaraları sarabilecek kaynak bulabilirsiniz. Güneydoğu insanı bu muameleyi haketmiyor. Sonra ellerine kazma küreği alıp yürümeye başladıklarında hiçbirimizin ağzımızı açmaya hakkımız olmayacağı gibi, askere dönüp "bizi kurtar" demeye de yüzümüz olmayacaktır.
Uyanın artık...
Kırcalar ‘SON’ ile güldürü anıtı dikiyorlar... Levent Kırca-Oya Başar ikilisinin "SON" filmi güldürü sanatının en güzel örneklerinden biri.
Hikayesi, Türkiye’nin resmini çiziyor. Türk insanının damarlarında bulunan köşe dönmecilik, birbirine irili ufaklı kazıklar atmak ve aynı zamanda da yardımcı olma tutkusu. Aslında birbiriyle çelişen bu tutumlar Türk insanının bütünlüğünü oluşturuyor. İyi kalplilik, zora gelince çözüm yolları bulma becerisi ve yasalara, hukuka ve geleneklere göre değil de günlük çıkarına göre hareket etmek.
SON filmi Türk toplumunun bir bölümünün resmini çekiyor. Analizini yapıyor ve aynı zamanda da kahkahalarla güldürüyor.
Bence Oya Başar son derece başarılı bir performans sergilemiş. Tebrik etmek gerekir.
Levent Kırca, aynı sevecenliği ve yüklendiği her rolü güldürü ile süslemesini bilen bir insan.
SON, "Olacak O Kadar" dizisinin tamamen dışına çıkabilmeyi bilmiş. Bambaşka bir Levent-Oya ikilisi ile karşılaşıyorsunuz.
SON, 2002’nin gişe rekorlarını alt üst etmeye aday bir film.
İçişleri, Toskay’a destek olmalı Geçen hafta CNN TÜRK’te Mete Belovacıklı-Murat Yetkin’in Kafe Siyaset programında Tunca Toskay’ı dinlerken hayretler içinde kaldım. Bakan, son genel sayımda 2300 yerleşim merkezinde yapılan sahtekarlığı anlattı. Düşünebiliyor musunuz, devletin valisi, kaymakam ve belediye başkanı (kimi bilerek, kimi ilgisizlikten) büyük bir sahteciliğe alet olmuş.
Nüfus sayımı bir ülkenin en önemli verisidir. Damarlarındaki kanın sayımı gibidir. Bu tahlil doğruysa, ona göre tedavi uygulanır. Bizim 2300 yerleşim merkezindeki resmi yetkililer, bilerek yalan söylemişler. Sırf daha fazla devlet yardımı almak veya il olmak için yalan beyanda bulunmuşlar.
Tunca Toskay "Biz bulgularımızı İçişleri Bakanlığı’na yollayacağız" dedi. Biz de İçişleri Bakanı Yücelen’den, bu işe karışan veya göz yuman resmiler hakkında soruşturma ve cezalandırma bekliyoruz. Bunun peşini bırakmayacağız.
Kitap Köşesi Derya Sazak’ın Saddam macerası...
Üretken gazetecilere bayılırım.
Uzunca bir süre Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği yaptıktan sonra gerçek işine dönen ve üretimini bir misli arttıran Derya Sazak, "11 Eylül Gölgesinde Saddam" adlı (Doğan Kitap) kitabını da yayınladı.
Ellerine sağlık...
Tarihe ışık tutan bir çalışma.
Bülent Ecevit’in Saddam ile konuşmaları yanısıra, Derya Sazak o günlerin atmosferini ve koşullarını da anlatıyor. Başbakan, 32. Gün programında bir soruya karşı "Dünya değişti, Türkiye değişti, ben de değiştim" demişti. Derya Sazak bu değişimin ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
Türk kamuoyu Irak’ı pek tanımaz, hele Saddam konusunda pek bilgili de değildir. Bundan dolayı meraklılara Sazak’ın kitabını tavsiye ederim.
mbirand@attglobal.net
SAYFA BAŞI

|
|

|