
|


Sanatın bağımsızlığı
1. AFM Uluslararası Bağımsız Film Festivali’nin gündeme getirdiği "Bağımsız sanat nedir? Bağımsız sanatçı kimdir? Bu tür bir sınıflandırma yapmak doğru mu?" sorularını konunun uzmanları yanıtladı.
Bağımsız Filmler Festivali, başlığı dolayısıyla sinemada bağımsızlık kavramını gündeme getirdi. Hollywood gibi devasa ve baskıcı bir endüstrinin varolduğu sinema dalında, bu endüstrinin dışında kalanlar bağımsız olarak nitelenir. Türkiye gibi sinema endüstrisi olmayan ülkeler için de farklı üretim biçimleri geçerli. Bunda bir karışıklık yok. Ancak sanatın diğer dallarında bağımsızlık tanımı yapmak oldukça güç. Hele Türkiye’de! Plak şirketleri, galeriler, yayınevleri Hollywood stüdyolarıyla bir tutulabilir mi? Konunun uzmanlarının bağımsız sanat hakkında görüşlerini alıp zihnimizin bağlarını çözmeye çalıştık. Yapı Kredi Yayınları editörü, yazar Ayfer Tunç; Sanal Müze yöneticisi, sanat eleştirmeni Haşim Nur Gürel; Roll Dergisi Sorumlu Yazıişleri Müdürü Derya Bengi ve film eleştirmeni Murat Özer, bağımsızlığın sanatçının karakteri olması gerektiği fikrinde birleşti.
Plastik sanatlar Haşim Nur Gürel
Günümüz sanatçısı konu, dil, teknik, aynı anda farklı sanat alanlarında çalışabilmek açısından -daha önceki dönemlere göre- neredeyse sınırsız bir özgürlüğe sahip; ekonomik açıdan ise, eskisinden çok daha fazla toplumun her kesiminden destek almak zorunda. Çünkü günümüzde herşeyin bir bedeli var; yaşamı sürdürebilmenin asgari koşulları tüketim toplumunun körüklemeleri ile arttı, üretmek için gerekli olan malzemelere ve çağın en vazgeçilmezi olan tanıtıma ödenen bedeller de giderek artıyor.
Ülkemizde profesyonel galeriler sisteminin yeni yeni geliştiği, uluslararası sanat pazarı ile iletişimin henüz oldukça zayıf olduğu, kurumsal koleksiyonların ve müze oluşumlarının ancak son dönemde çıkış yaptıkları bir ülkede özellikle genç sanatçıların destek alabileceği kurumlar, fonlar, küratörler, eleştirmenler oldukça sınırlı sayılardadır; ama bir başka bakış açısı ile bu alanlarda tutucu bürokrasilerin gelişmemiş olmasından kaynaklanan daha özgür bir yaratı alanından söz edilebilir, ekonomik sorunlar çözümlenebilirse...
Sonuçta, üreten, toplumuyla iletişim kurabilip ürettiği "beğenilen" sanatçı o ölçüde hem bağımlıdır hem de bağımsızdır; yeni işler üretmekte ekonomik açıdan özgürleşirken tinsel olarak beğenilmenin baskısı altına girebilmektedir. Sanatçının bağımsızlığı ürettiği yapıtların kalıcı değerlere sahip olması ile, toplumunun en azından bir kesimi ile iletişim kurabilmesi ile doğru orantılıdır.
Müzik Derya Bengi
Batı’da bağımsız şirketler bir "yaratıcılık patlaması" sonucu 80’lerin sonunda yayılmaya başladı. Çok fazla arayış, çok fazla üretim, devlet gibi örgütlenmiş büyük şirketlere "fazla" gelince, gerçekten farklı müzik yapmak isteyenler kendi örgütlenmelerini, pazarlarını, dinleyicilerini yarattılar.
Doublemoon, Kalan gibi "kafasının dikine" iyi örnekler olsa da, müzisyen, şirket, dağıtımcı, perakendeci, basın, radyo - TV gibi endüstri unsurları arasında çok ciddi kopuklukların olduğu Türkiye gibi ülkelerde bağımsız şirketlere galiba daha sıra gelmedi. Çok farklı ve özgür müzik yapan insanlar şirketlerin önünde kuyruğa girmeye başlarsa sıra ona da gelir. Ama henüz müziğin en popüler formu olan "şarkı" alanında bile doğru dürüst Türkçe ile iyi bir beste yapan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor.
Bağımsız şirketlerin sakıncaları da var: Bir noktada birbirini görmezden gelen altkültürler yaratıyorlar, "cemaatçi" yapılar oluşturuyorlar. Müziğin, toplumsal değişimin taşıyıcısı olabileceğini düşünüyorsak, bağımsız şirketlerle bu ideale ulaşmak zor. Radikal siyasi bir rock yaptığı halde Sony gibi bir devle çalıştığı için çok eleştirilen Rage Against The Machine’den Tom Morello şöyle söylemekte haklı: "Büyük firmalarla çalışan öteki gruplara şunu sorun: Niçin sahip olduğunuz bu imkanı, toplumda olumlu değişimlerin gerçekleşmesi için kullanmıyorsunuz? Siyasi amaçlarla bunu yapan bir gruba, niye siyasi amaçlı şeyler yapıyorsunuz demek yerine, yapmayanlara niye yapmıyorsunuz diye sormak gerekiyor."
Sinema Murat Özer
Büyük stüdyolardan bağımsız olarak çekilen, genellikle yaratıcılarının özverili çabalarıyla gerçekleştirilen ve ‘stüdyo filmleri’yle karşılaştırılamayacak kadar düşük bütçeye sahip filmleri bünyesinde toplayan bir tür ya da akım diye tanımlayabiliriz ‘bağımsız sinema’yı. Bu ‘isyankâr’ akım, dünyanın her ülkesinde kimlik bulma şansına sahip gibi görünmesine karşın, temelde ve özellikle Amerikan sinema endüstrisi içinde (aslında dışında) varlığını sürdürür.
1950’lerde Roger Corman ve Samuel Fuller’i tanımamızı sağlayan, 1960’larda Dennis Hopper, John Cassavetes gibi ‘kült’ isimlerle anlamını bulmaya başlayan, Abel Ferrara, Henry Jaglom, Jim Jarmusch, Spike Lee, Jon Jost, Robert Kramer gibi yönetmenlerin çabalarıyla sağlam adımlara kavuşan, 1990’lar- da Hal Hartley, Alexandre Rockwell, Quentin Tarantino, Gregg Araki, Todd Solondz, Kevin Smith gibi yaratıcılıkta sınır tanımayan ‘taptaze’ gençlerin istilasına uğrayan bağımsız sinema, şimdilerde bağımsız olmanın ötesinde roller üstleniyor. 1990’ların ikinci yarısından sonra zirvelerini yaşayan akım, 7. sanatın ‘tıkanma’ belirtileri gösterdiği bu dönemde ‘yeni bir soluk’ olarak dünya sinemasına bir kez daha ‘şahlanma’ fırsatı tanıyor.
Bağımsız sinema, giderek Avrupa ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede etkisini göstermektedir. Türkiye’de de kendi koşullarını ve kurallarını (ya da kuralsızlıklarını) yaratan Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Serdar Akar, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu gibi yeni kuşak yönetmenler, bu akımın getirdikleri üzerinde son rötuşları yaparak doludizgin ilerliyorlar.
Edebiyat Ayfer Tunç
Hollywood gibi bir oluşumun dışında varolan bağımsız sinemadan hareket ederek yazıda ve sanatta bağımsız kavramı hakkında bir şeyler söylemek, evet, bir çerçeve belirleyebilir. Bir çerçeveye ihtiyacımız olduğu da kesin. Ama Hollywood’un ticari kurallarının dışında olduğu için var olan bir sinema tespitinden hareketle, özellikle yazıda bağımsızlıktan söz etmek bana doğru gelmiyor. Benim açımdan yazıda bağımsız, burnunun dikine giden yazardır. Burnunun dikinin gösterdiği de; satış, okurun hoşuna gitmek, yer kapmak, sansasyon yaratmak, müritler kitlesi oluşturmak gibi her türlü yazı dışı çabayı görüş alanının dışında bırakmış bir yazı alanıdır.
Eğer daha somut bağlar açısından, örneğin yazar - yayınevi ilişkisi açısısından bakılacak olursa, bir yazarın şu veya bu dünya görüşüne sahip bir yayınevinin yazarı olması durumunda bağımsızlık söz konusu edilebilir ilk bakışta. Ama bu, bağımsız olma halini çok yüzeysel bir şekilde değerlendirmektir. Böyle bir durumda yazarın bağımsız olduğundan da olmadığından da söz edilebilir, her iki durumda da ikinci cümle ‘ama’ ile başlar.
Bir de tersinden söyleyeyim: Yazının kendine ait saf alanının dışında kalan her türlü kaygıdan en az birini yazı alanının içinde gören yazar, herhangi bir dünya görüşüne, grubuna, klişe dahil sayılmasa da, herhangi bir okulun, ekolünün, şunun bunun mensubu olmasa da, söz konusu kaygıları nedeniyle zaten bağımsız değildir.
KÜLTÜR & SANAT


Her yerde kar var
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Bir de çınar olursa...
Çehov’un bahçesi
Sanatın bağımsızlığı
Yeni başlayanlar için The Cure
Sitcom’ların pamuk prensleri
Fotoğrafın sessizliği
Tanıdık bağımsızlar fihristi
Bir milenyum düşçüsü
Cemal Nadir 100 yaşında
Müzik sesle uçar
Estetik röntgen mütehassısı
İhmal edilen kadın
Oyunun bin bir yüzü
Kırık kahkaha
Nevzuhur
Yüz yıldır uyuyan figürler
Dişi sinek sokunca acıtır
Mavi tutku
Alicia harikalar diyarında
Tasarımda Anadolu
Başlarken...
Oyuncunun günlüğü
Açık kronoloji
Hayat atölyesi
Chomsky’nin kürsüsü
Aşkolsun!
Mazeret kâğıdınızı aldınız mı?
Kütüphanenin ışıkları
Yeni yayınlar
SAYFA BAŞI

|
|

|