
|


Tımarhanelik tarih yazıları
1935'te Mareşal Fevzi Çakmak Atatürk'ün 1938'de öleceğini biliyormuş. Niyeti, onun yerine İsmet İnönü'yü oturtmakmış. Daha 1935'te hesap ediyormuş ki 1938'deki böyle bir girişimine "İçişleri Bakanı Şükrü Kaya/Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras" ikilisi o vakit karşı çıkacaklardır. Niçin? Çünkü Şükrü Kaya ile Tevfik Rüştü "Müdafaa - i Hukuk öğretisi"ne yakın, daha solcu, daha Sovyetler Birliği yandaşı bir hükümet isteyeceklermiş. Peki, ne yapacaklarmış? Mareşal onların 1938'de ne yapacaklarını da 1935'te görüyormuş: "Sosyalist Sol" ile temas arayacaklarmış. Nasıl? Şevket Süreyya vasıtasıyla Nazım Hikmet ile görüşerek destek ve işbirliği isteyeceklermiş.
Ya, öyle mi? Öyleyse, işte böyle: Mareşal 1935'te Nazım Hikmet'i yakalatmış, mahkemeye vermiş, mahkum ettirmiş ve hapsetmiş.
Haydi bakalım; şimdi, Mareşalin 1938'de, o yıl öleceğini bildiği Atatürk'ün yerine İsmet İnönü'yü oturtma amaçlı 1935 planına 1938'de karşı çıkınız da, görelim. Eğer Nazım Hikmet'i bulabilirseniz..
Zaten "menkup İsmet Paşa"nın "Cumhurbaşkanı seçilme durumu" da "yeterince aydınlanmış" değilmiş. Denilirmiş ki o oturumda Mecliste "Mareşal'in locası"nda - her halde mubassır gibi - 1. Ordu Komutanı Fahreddin Altay Paşa oturuyormuş. Gene - halk arasında yayıldığı gibi - denilirmiş ki seçim günü Muhafız Alayı TBMM binasını kuşatmış. Bu "denilirmiş"lerin doğru olup olmadığı "netliğe kavuşturulamamış". Netliğe kavuşturulmadıkça da, tarih karanlıkta kalacakmış.
Tam bir deli saçması.
Sene, 1935. Atatürk sapasağlam. Daha iki yıl önce büyük bir coşku içinde ve milletiyle birlikte Cumhuriyet'in 10. yıldönümünü kutlamış. İsmet İnönü, "menkup" filan değil; devrin "kudretli Başbakan"ı. Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü, onun kabinesinin "itaatli Bakan"ları. Şükrü Kaya'nın solcularla bir ilişkisi sonradan da olmayacaktır.
1935'te, 1938'deki "ölüm ihtimali" üzerine Cumhurbaşkanlığının devri hesapları yapılır mı?
İsmet İnönü'nün "Cumhurbaşkanı seçilme durumu" ile ilgili spekülasyonlar büsbütün havada. Bir defa Mecliste "Mareşalin locası" diye bir loca yok. Muhafız Alayının Çankaya'dan kımıldamadığına, hele "TBMM'yi kuşatma"ya kimsenin kalkışmadığına o tarihteki bütün Ankara halkı şahit.
"Denilirmişler" sadece, tedavi kabul etmez bir "İsmet Paşa saplantısı"na sahip bilinen yazarın "kendi dedikleri" olmalı.
Önemli olan, o değil.
Tarihi yazmanın önemi
Önemli olan, Atatürk'ün şu sözündeki gerçektir: "Tarihi yazmak, tarihi yapmak kadar önemlidir". Onun içindir ki dikkat edilecek başka bir husus "ciddi kalmış" olmakla övünen yayın organlarının, yayımladıkları "tarih konulu yazılar"ın içeriğinde hiç olmazsa - yalnız gerçeklere değil - akıl ve izana da bu kadar ters iddialar bulunmamasına dikkat göstermeleridir.
Bizim "okuma özürlü" toplumumuzda bir şikayetimiz, yakın tarihimizi doğru bilenlerin azlığıdır. Yukardakiler tarzında bir takım "denilirmiş"in belki gerçek tarihten daha fazla inanana sahip olması sadece "dedikodu" düşkünlüğünün sonucu değildir. Bu, aynı zamanda "ciddi kalmış" olmakla övünenlerin bile doğru aydınlatma görevini tam bir ciddiyetle yerine getirmemelerinden kaynaklanmaktadır.
"Eksantrik" olmak veya görünmek edebiyat aleminde prim yapabilir ve o kişiye "değerinin üstünde puan" da getirebilir ama bir insan "tarih yazmak" için kolları sıvadı mı öyle heveslerden vazgeçme mecburiyetindedir.
O da, ona yer verenler de..
SAYFA BAŞI

|
|

|