
|


Hayat atölyesi
MURATHAN MUNGAN
Hasta yatağı Artık kışları Fas ya da Tunus’ta, yazları burada yaşamak istiyorum. (İnanın, tamamen iklimsel nedenlerle.) İki gün sokağa çıkacak olsam, dönüp bir hafta tekrar hasta yatıyorum. Dolayısıyla bu hafta hiç sokağa çıkamadım. Oysa, biliyorsunuz ben sokak seven yazarlardanım. Bu yüzden Bağımsız Film Festivali’nin açılışına, Başar Sabuncu’nun "Herkes Kendi Bahçesinde" oyununa, Aylin Aslım’ın konserine, Tuğrul Eryılmaz’a Ece Bar’da yapılan sürpriz doğum günü partisine gidemedim. (Perihan Mağden’le, Orhan Pamuk’un dansını benden dinlemeniz eğlenceli olabilirdi oysa.) Bu arada başta Balkan Naci İslimyeli sergisi olmak üzere, birkaç sergiden de mahrum kaldım. (Söylemeden geçemeyeceğim: İnsan, Tuğrul’un yaşına gelince, doğum günlerini unutmaya bakar. Bu arkadaşlarının yaptığı dostluk mu bilmem!)
Yeni kapaklar
Ben hastayken, sevgili yayımcım Semih Sökmen, yeni baskısı yapılacak olan iki kitabımın kapak provalarını bakmam için gönderdi. Bu yıldan başlayarak bütün hikâye kitaplarımın kapaklarını değiştirmek istemiştim. Ve kimi ressamlardan yalnızca bu kitaplar için özel birer resim yapıp yapamayacaklarını sormuştum. Sağ olsunlar, hiçbiri kırmadı beni, her biri ayrı bir hikâye kitabı için özgün birer resim yaptı. İlk ikisi bu ay çıkıyor. Mustafa Ata, "Lal Masallar" için; Selim Cebeci, "Kırk Oda" için birer kapak resmi yaptılar. Komet’ten "Kaf Dağının Önü"nü bekliyoruz şimdi.
Ressamların daha önceden yapmış oldukları resimler kimi zaman kitap kapaklarında kullanılmıştı elbet, ama bildiğim kadar ilk kez çeşitli ressamlar bir yazarın farklı kitapları için özgün resim yapıyorlar.
Ben, kitap kapaklarının yapımına aynı zamanda disiplinlerarası bir ilişki gözüyle de bakıyorum. Kimi buluşmalar, zamanla çok başka yollar açabilir.
Yerebatan Sarnıcı
Ressam arkadaşım Murat Morova "geçmiş olsun"a geldi. Bir de yanda gördüğünüz kartpostalı getirdi: Yerabatan Sarnıcı. Bonn Sanat Müzesi’nin bir dizi olarak bastığı kartlardan biri bu. Bilmemkaç yıldır tatil bile yapmayan Murat, bu yıl üst üste kendini Avrupa yollarında buldu. İlkin Venedik Bienali’ne ardından Bonn’da önemli bir sergiye katıldı. Şimdilerde Danimarka’ya hazırlanıyor. (Plastik sanatçıların yurt dışındaki işleri basınımızda fazla yer almıyor; oysa, Ayşe Erkmen’den Gülsün Karamustafa’ya kadar çeşitli adlar, uluslararası birçok önemli etkinlikte boy gösterip duruyorlar.)
Bir tarihte Murat’ın sergilerinden birine, yıllardır görmediği bir lise arkadaşı gelmiş, resimlerine baktıktan sonra, hafif burulmuş bir vaziyette: "Sen lisedeyken ne güzel tabiat resimleri yapardın, şimdi niye böyle şeyler yapıyorsun?" demişti. Murat da birçok arkadaşım gibi, hafızamdan nefret edenlerdendir. Onca zaman geçtiği halde, o lise arkadaşının adını bile unutmamış olmama sinirlenir.
Tartışmalar Geçen haftanın kültür sanat alanına giren belli başlı tartışmaları, temel değerlerden ve ölçülerden nasıl yoksun olduğumuzun, kendimize ve başkalarına nasıl farklı ölçüler uyguladığımızın, hayatın hemen her alanında genel bir ikiyüzlülük ve çifte standart hali içinde yaşadığımızın örnekleriyle doluydu.
Suudilerin yıktığı Ecyad kalesi üzerine söz alan birçok aklı başında kişi bile, vazgeçtim eskilere gitmekten, Hasankeyf’in ya da Zeugma’nın taze yaralarını ve anılarını unutmuşa benziyordu. Bunu hatırlatmak Suudi elçisine düştüğünde de, adam birdenbire "elin bedevisi" oluyordu. Bir tarihte Tansu Çiller, "elin bedevisi" deyince, "Hazreti Muhammed Paris’te oturmuyordu herhalde," demiştim de, o zamanki "Yeni Yüzyıl" gazetesi bu sözümü üstbaşlık yapmıştı. İster ağır, ister hafif olsun milliyetçiliğin, ister açık, ister örtük olsun ırkçılığın hiçbir çeşidi hoş değil. Bir yanlışın eleştirilmesi, başka yanlışlara yaslanarak yapıldığında yol alınmıyor.
Kürtçe eğitim hakkı isteyenler ve onlar hakkında açılan koğuşturmalarla ilgili verilen haberlerde de aynı "müsamere milliyetçiliği" hakimdi. Dilekçe verenlerin okuma yazma bilmediğini söylemek, bir çelişkinin zekice yakalanmış olduğunu göstermiyor. Onlar da tam da bu yüzden istiyorlar zaten. "Okuma yazma bilmek için". Türkiye’de kendini uygar, çağdaş, modern falan diye adlandırılan birçok yazar var. Bir de onlara soralım bakalım, onlar böyle bir eğitim hakkından yanalar mı?
İktisat Bankası’nın resim koleksiyonu ile ilgili kopartılan tartışmalarda da aynı kavram ve değer karmaşası sürüyordu. Konunun çevresinde yapılan tartışmalar, taşıdığımız tutarsızlık ve çelişkilere ilişkin birçok ipucu içeriyordu. İşimize geldiği zaman "Doğulu", işimize geldiği zaman "Batılı" olmak istediğimiz gibi, kimi durumlarda "devletçi", kimi durumlardaysa "vahşi kapitalist" olmak istiyoruz.
Resimlerin müzayede yoluyla satılmasına karşı çıkıp, bakanlıkça el konulmasını isteyenler, Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nin sefaleti hakkında söz almak istemiyor, devletin elindeki resimleri nasıl çaldırdığı ya da yokluğa terk ettiğini unutmuşa benziyordu. Banka, resmi bir yatırım olarak gördüğüne göre, bunların aynı zamanda birer mal olduğu gerçeği gözardı ediliyordu. Sanat ürünü aynı zamanda bir meta olmaktan zor yoluyla çıkarılabilir mi? Resmin sanat eseri olduğu kadar, bir meta olması kapitalist sistemin bir ürünü müdür, yoksa resim sanatı, doğası gereği taşıdığı biricikliğin yarattığı fetiş değer yüzünden zaten aynı zamanda bir mal sayılmaz mı? Bu arada parçalanmaması gerektiği söylenen koleksiyon sahiden parçalanmaması gereken bir koleksiyon muydu? Bilenler, birçok değerli resmin yanı sıra, bir dolu gereksiz resmin de bulunduğunu söylüyor.
Değerler oturmamış, koşullar değişmemiş olduğu için, bu tartışmalar sırasında görüldüğü gibi, her içinden çıkılmaz durumda, eski ve yeni sorunsallar olanca çözümsüzlükleriyle yeniden ortaya dökülüveriyorlar. Herkes ortaya çıkan resmin işine gelmeyen bölümünü yok sayıyor. Bence asıl, bu tartışmalar sırasında ortaya çıkan tablo konuşmalı.
Ben kendi payıma müzayede yapılsa da mutlu olmayacaktım, resimler bakanlıkta kaldığı için de mutlu olmadım. Çünkü böyle olmamalı. Hiçbir şey böyle olmamalı.
Geçen hafta kopan sübyancılık konusu etrafındaki tartışmalarda ilgimi çeken bir nokta var. Anadolu evlenmelerinde birçok kızın çocuk yaşta evlendirildiği, daha yakın bir tarihte bir ilimizdeki bir dizi çocuk evliliğin konu edilmesiyle gündeme gelmişti. Ki, beni böyle durumlarda, çocuk yaşta kızlarla evlenen İslam büyüklerimizin hikâyelerinin hatırlanması daha çok ilgilendiriyor.
Geçen haftanın bir diğer önemli konusu, 2002’nin Nâzım yılı olması nedeniyle yapılan kutlamalar, ortaya çıkan tartışmalar falandı. Bence, Nâzım’ın mezarı Moskova’da kalmalı. Türkiye’ye getirip de, ne yapacaksınız? Hangi mezarın başını bekleyebildiniz ki, onunkini bekleyeceksiniz? Hem oradaki mezar, artık Nâzım’ın macerasının bir parçasıdır. Bırakın yattığı yerde rahat uyusun. Televizyonda, Nâzım için AKM’de yapılan devlet öncülüğündeki gösteriyi izledim. Sahiden gösteriydi. Görüntüler içimi kıydı. Nâzım’ın "Memleketimden İnsan Manzaraları"nda sözünü ettiği, kalantor, ensesi kalın, sıktırılmış kravatlı, yağlı yağlı ne kadar adam varsa, doluşmuş Nâzım anıyor. Adam çıkıp gelecek olsa, en başta kendi sıkılır o kalabalıktan. Devlet artık Nâzım’a sahip çıksa ne yazar, çıkmasa ne yazar? Nâzım’ın devlete ihtiyacı mı kalmış? Artık komünizm bir tehlike olmadığı için, devletin Nâzım’a sahip çıkması pek zor değil. Nâzım’a, MHP’lilerden başka karşı çıkan da kalmadı. Nâzım ise MHP’lilere karşı savunulmayacak kadar değerlidir.
Nâzım’ın kadınlarla ilişkisinin medya tarafından magazine edilmesi, onun bir playboy, bir kazanova gibi sunulması eleştirildi bir de. Sol bu konuda önce kendi kefaretini ödemeli. Yıllar yılı Nâzım’ın kadınlarla olan ilişkisi bizzat maço devrimciler tarafından "mistifiye" edildi, kendi hayatları için mutluluk ve macera modeli olarak benimsendi. Poligam erkek, monogam kadınlardan oluşan heteroseksüel aşkın kayıtsız şartsız kutsanmasının devrimci versiyonu şimdi niye bu kadar öfke topluyor anlamadım. Nâzım büyük bir şair, büyük bir romantik, büyük bir dava adamı, macerası kendi içinde bütünlüğüne kavuşmuş bir adam. Kırgınlıklarıyla büyük bir adam. Türk şiirinde büyük değişikliklere yol açmış, birçok şeyin önünü açmış bir adam. Öte yandan misyonunu tamamlamış bir şair. Biz ne yaparsak yapalım artık ona dokunamayız.
Nâzım, bir kadından diğerine koşarken, en azından Münevver Hanım’ın da o kadar monogam olmadığı söylenir. Bence, bu ne onu, ne aşklarını azaltan bir şey. Nâzım’ın aşklarını ve kadınlarını savunanlar, Münevver Hanım’ın hayatına ne zaman özgürlük tanımayı düşünüyorlar?
İkiyüzlülük ve çifte standart sözkonusu olduğunda, Türkiye’nin sağı ile solu arasında fazla bir fark yoktur.
HaftaMın... ...önerileri
İyi bir öykü kitabı okumak istiyorsanız, Bernhard Schlink’in "Aşk Kaçışları"nı salık veririm. Bir ortak tema etrafında örgütlenmiş, kısa hikâye tekniğinden çok, "novella" tekniğiyle yazılmış bu öyküler, birbirlerini benzer bir kaderle izliyorlar. Schlink, aslında bir polisiye yazarı olduğu için yoktan gerilim yaratmada usta. Siz de iyi bilirsiniz ki, aşk ve gerilim birlikte iyi gider.
Schlink’in daha önce İletişim Yayınları’ndan iki kitabı çıkmıştı Türkçe’de: "Gordiyon Düğümü" ve "Okuyucu". İkisi de iyi kitaplardır.
Yıllar önce Almanya’da bulunduğum sırada, Almanca öğrenme programımın bir parçası olarak, yaşadığımız Ludwigshafen kentinde geçiyor diye Schlink’in bir polisiye romanının ilk bölümünü Türkçe’ye çevirmeye kalkışmıştım. Schlink’e o zamandan kalma bir ilgim vardır.
"Edebiyat ve Eleştiri" dergisinde Yücel Kayıran’ın "Saldırı Mantığı" başlıklı yazısına dikkat çekmek isterim.
Hüseyin Karabey’in "Sessiz Ölüm" filmini yalnız bırakmayın, derim. F Tipi Cezaevlerinin yurt dışı karşılıkları üzerine ilginç bir belgesel. Yakında kitabı çıkıyor.
...filmi
"Fluffer". Türkçeye "Kıyakçı" diye çevirmişler, tabii ne desinler. Türkiye’de öyle bir meslek yok ki, daha doğrusu öyle bir sektör yok. Bağımsız Film Festivali kapsamında yer alan gay ve lezbiyen filmlerden biri. NTV’de yayımlanacak olan "Gece Gündüz" kuşağında bu film hakkında konuşacağım diye filmin kasedini göndermişler, evde Barbaros ile birlikte seyrettik. Küçük ve eğlenceli bir film. Festivalde mutlaka görün. Bence bu festivaldeki bütün filmleri görün, hatta adında bağımsız sözü geçen her şeyi takibe alın.
Fluffer’da, sinema meraklısı bir delikanlı, bir gün yanlışlıkla "Citizen Kane"yerine "Citizen Cum" diye bir gay porno filmi kasedi alıp gelir eve. (Gay pornoların Hollywood klasiklerine böyle dil çıkartan film adlarına sık rastlanır. "All About Eve"i, "All About Steve" yapmak gibi.) Bizim delikanlı, seyrettiği filmdeki adama aşık olur, en azından artık biseksüel olduğuna karar verir. Adama bir adım olsun yaklaşmak için, yapım firmasına giderek iş ister, kameraman olarak alınır. Ardından da fluffer olur. Porno endüstrisinde bir terimmiş fluffer’lık. Çekim aralarında ereksiyon hali bozulmasın diye adamlara oral seks yapanlara fluffer deniyormuş. Aslında bir yanıyla çok romantik bir film. Fluffer’lık yapacak kadar yakın olduğu biriyle, aynı zamanda arasındaki millerce uzaklığı anlatıyor.
Bu filmi benim tanıtıyor olmamın bir nedeni, "Murathan’95" kitabımda duyurduğum adı "Pornografi" olan bir romanda bir porno starına aşık olup yıllar yılı ona mektuplar yazan kötürüm bir İzmirli gencin öyküsünden kalkarak, bu filmle uzak bir akrabalık kurmuş olmam.
Film, hem eğlenceli, hem hüzünlü, biraz masal gibi, gay porno endüsrisinde çalışıp hâlâ "gay mi, değil mi" tartışmalarının yapılması, insanlığın hallinde en zorlandığı şeyin hâlâ cinsellik dünyası olduğunu göstermesi bakımından da ilginç.
...teşekkürü
"Milliyet Sanat" dergisinde yayımlanan "Öfkenin Grameri" yazım nedeniyle çok tebrik aldım. Bazen bir tek yazı, bir kitap kadar ilgi görebiliyor.
"Hayat Atölyesi" nedeniyle bana e - mail gönderenlere, ilk üç postanın sahibi olan Mustafa Konur, Ömer Güven, Aynur Kulak’ın şahsında teşekkür etmek isterim.
Bir konser Önceki hafta arkadaşlarımla Göksel’in Rock House’daki konserine gittik. Istanbul’da ilk konseriymiş. "Depresyondayım" şarkısını sevenlerdenim. Açık söylemek gerekirse, Türk popuyla aram pek iyi değil. Her zaman sevdiğim birkaç şarkı oluyor tabii, ama baştan sona bir albümü sevdiğim pek nadir oluyor. Göksel’in albümü iyi bir albüm.
Göksel, naif, sahici, kendi başarısından şaşkın, içtenliği sizde kuşku uyandırmayan biri. Şarkısının hep bir ağızdan haykıra haykıra söylenmesi karşısında, hayli kötü, mutsuz bir zamanında yazdığı "Depresyondayım" şarkısının, kendisini şimdi bu kadar mutlu etmesine olan şaşkınlığını dile getirdi sahnede. Tam da bu cümlede onu neden sayfaya konuk ettiğimin anahtarı saklı.
"Depresyondayım", bir kırgınlığın ifadesi. Yaralarımızla baş etmeye çalışırken, ordan oraya savrulurken yaptığımız saçmalıkların... Sanatçıların hayattaki en büyük şansları, kırgınlıklarını başarıya tahvil edebilmeleridir. Bir sanatçı olarak, ağrılarınızın, sancılarınızın size bir gün şöhret, para ya da başarı olarak geri döneceğini hesaplayarak yaşamazsınız elbet. Kendinizi ifade etmek, sancınızı yatıştırmak ve benzeri nedenlerle yazar, çizer, söylersiniz. Siz kendinizi dünyanın en yalnız insanı sanırken, sonra bir gün bakarsınız ki, etrafınız kalabalıklaşmış, yazdığınız, çizdiğiniz, söylediğiniz sizi çoğaltmış.
Ben, Göksel’in kırgınlığını ve demode olanla sahici ilişkisini sevdim. Hem eski şarkıları yeniden söyleşine bir inandırıcılık getiriyor bu, hem de kendi yazdığı şarkılara geçmişten gelen bir süreklilik kazandırıyor. Bazı sanatçıların kırgınlığı çabuk diner. Elbette bu neye göz koyduğunuz, neye tav olduğunuzla, neyle yetindiğinizle ilgilidir.
Kırgınlıklarınızla başarılarınız arasındaki denklemi sağlam tutturmak maceranıza süreklilik kazandırır. Yoksa eski kırgınlıklarınızı taklit ederek kendinizi sürdürmeye çalışırsınız. Bugün birçoğunun yaptığı gibi.
Formülünü sağlam çatmış, şarkılarını kendi yazabilen, Türk popuyla kendi arasında süreklilik köprüsü kurabilmiş olan Göksel’in geleceği kendisine bağlı. Konser çok eğlenceliydi.
Deniz’in söyledikleri Deniz Türkali, geçen haftaki haberim üzerine bana, "buruk kadın" yapıyor. Babasının yanına değil, evine gelmişmiş, babası Londra’ya gideceği için, ev bulana kadar oraya yerleşmişmiş gibi asla sonuna kadar dinlemek istemeyeceğiniz şeyler anlatıp duruyor.
Bana kalırsa, Deniz eve gelince, babası Türkiye’den kaçtı. İşin aslı bu!
KÜLTÜR & SANAT


Memleketim Türkiye’den insanlar
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Natalie aramıza döndü
Cruise’un orta yolu
Üçüncü Küre
Piyano ile "Dört Mevsim"
Komşunun diliyle konuştu kıyamet koptu!
Çılgın kalabalıktan ‘Uzak’ta
Mizahtaki iktidar
İmarda demokrasi
Geometrik yönetmen
McCartney’nin yanıtı
Rok rak rock
Tebdili yayınevi meselesi
Kim korkar resimden?
Bir Doğu Roma imparatoru
Nâzım’ın atlısı AST sahnesinde
Güzel söylüyorsun kadınım!
"Fosforlu kapak" devri
Kimlikler lütfen!
Kadının anaç güzelliği
Işığın hâkimi Nadar
Bozulma ve değişim
Yalnızlık çok fena
TV’de Hümeyra
SİYAD Ödülü "Filler ve Çimen"e
Kavanozdaki bürokrasi
İki Türk filmi Rotterdam’da
Teşekkür ve özür
Boşlukları doldurun
Hayat atölyesi
Şeytan bunun neresinde?
Yeni okur - yazarlık türleri
Yeni yayınlar
SAYFA BAŞI

|
|

|