
|


Sofya'dan Haydarpaşa'ya!
Mesleğin bugün en kıdemlisi olarak - duayen diyorlar - temin ederim ki hiç bir nostalji içinde değilim. Hele "Nerede o eski gazeteciler! Gazetecilik bizim zamanımızdaydı" diye bir düşünce aklımın köşesinden bile geçmiyor. Çünkü "eski gazeteciler"i de, "bizim zamanımızdaki gazetecilik"i de bilirim.
Savaşın son yıllarındaydı. Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordum. Yazı işleri müdürünün yardımcılarından birini "küçük patron" Doğan Nadi aşağı kattaki odasına çağırdı. - "Büyük patron", Nadir Nadi idi -. Çağırılan orta yaşlarda, mesleği bilen ve ona emeği geçmiş, o sıralar çoğunlukta olan alaylı, bir bakıma kendi kendini yetiştirmiş büyüklerimizden biriydi. Döndüğünde yüzü pek asıktı. Anlaşılıyordu ki "fırça yemiş"ti. Patronu kastederek söyleniyordu:
"- Ne olmuş yani? O da gavur, o da gavur.."
Gazeteye Churchill'in resmini koymuş, altına Roosevelt diye yazmıştı.
Şimdi, gazetenin adını söylemeyeceğim. Yazarı da, kimse kim.. Bunun sebebi bir koruma gayreti değildir. Zaten ne o gazete, ne o yazar benim korumama muhtaçtır. Ama olay bizim medyada artık "vukuat - ı adiye"dir. Önemi de oradadır.
Yazar iyi bir gazetecilik yapmış, Bulgar Başbakanına, vaktiyle çocuk - kralken ve komünistler tarafından sürgüne gönderilirken geçtiği İstanbul'da alınmış bir fotografını, Ecevit'in ziyaretinden önce götürüp hediye etmiş. "Haydarpaşa garı"nda çekilmiş bu resim, kendisini pek duygulandırmış. Sürgün yolunda ilk durakları olan "Haydarpaşa garı"nda, bakınız annesinin elini nasıl tutuyormuş. Resim onun, 9 yaşındayken "Haydarpaşa garı"ndaki karşılama törenine aitmiş. 1. sayfayı süsleyen ve Simeon ile yazarı birlikte gösteren büyük fotografın yanında da "Yazarımız. Simeon'a 58 yıl önce 'Haydarpaşa garı'nda çekilmiş fotografını hediye etti" yazıyordu.
Acaba Sofya'dan gelenler ne zamandan beri "Haydarpaşa garı"nda karşılanıyorlar? Eğer bizim eski Cumhuriyet'teki arkadaş gibi "Haydarpaşa da gar, Sirkeci de gar. Ne var bunda?" diyecek olursanız, tabii mesele yok. Haydi, yazarın dalgınlığına gelmiş; ama "bütün kademeler"in bunu farketmeyip de haberin öyle çıkması en azından gazetelerimizin "gerekli dikkat ve itina" ile hazırlanmadığının delili değil midir? Hata hep yapılırdı; ancak buna boş verilmezdi. Şimdi, veriliyor.
İşte o, bugünkü medyamızın büyük sorunudur ve hem tiraj, hem itibar düşüklüğünün sebebidir. Zira "bütün kademeler"in farketmediğini, okuyucu farketmektedir.
Evimize çeki düzen
Basın gene "kritik bir dönem"den geçiyor. Zaten ne zaman geçmedi ki? Başının üzerine yeni "Damokles kılıçı" asılmak isteniliyor ve bundan tedirgindir. Başka bir tedirginlik sebebi de dile getiriliyor: Basın özgürlüğü bizde "korumasız kişi ve kurumlar"ı bir takım medyanın saldığı "dehşet"e maruz bırakmıyor mu? Özgürlük iyi de, madalyonun o yüzü ne olacak? Bütün bunların ilginç yanı, Türkiye'deki başka çok sektörün aksine, medyanın "kendi pisliğini örtme" kaygısından uzak bulunması ve bazı sorunlarını içinde tartışması, çareyi bizzat aramasıdır.
Ürününü "gerekli dikkat ve itina" ile hazırlamayan tek sektör de acaba medya mıdır? Bu, bugünkü toplumda bir "genel karakteristik"tir. Adeta kimse ondan yakasını kurtaramıyor. Ne var ki hiç bir sektör medya kadar gözönünde değildir. Bundan dolayıdır ki Churchill'in yerine Roosevelt'in resmini koymak veya Haydarpaşa ile Sirkeci garlarını karıştırmak bu mesleğin en "affedilmez bir hata"sını oluşturmaktadır. İlk bakışta, insana tuhaf gelse bile..
"Vaktiyle" diye başlayan bir cümle söylemem lazımsa derim ki "böyle hatalar gerçekten affedilmezdi ve mesleğe sahip çıkılırdı. Bunu işleyenin iflahı kesilirdi. Meslek, sahipsiz kaldı".
Bu, bir "serseri mayın"ın sahipsiz kalması kadar tehlikeli bir durumdur.
SAYFA BAŞI

|
|

|