02 Şubat 2002 Cumartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Cumhurbaşkanı, rica edemez mi?

     Cumhurbaşkanlığı makamının yazışmalarında hangi deyimleri kullanması gerektiği ile ilgili tartışma çok acı bir gerçeği yeniden gözlerimizin önüne serdi.
     Köşk'ten çıkan yazıların sonunda "Cumhurbaşkanı buyurmuşlardır" mı demeli, yoksa "Cumhurbaşkanı emretmişlerdir" mi demeliydi?
     Sorun YÖK'ten kaynaklanmıştı.
     Gelen bir yazı "emretmişlerdir" diye bitince, YÖK ayaklandı. Köşk bundan sonra "buyurmuşlardır" kelimesinin kullanılacağı bilgisini verdi. Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanan ve Turan Yılmaz'ın Köşk çevrelerinden aldığı anlaşılan açıklama ilginçti:
     "... Cumhurbaşkanı emretmişlerdir, ifadesinin yazının gönderildiği kurumlara değil, Cumhurbaşkanı personeline yönelik bir ifade olduğunu belirterek şöyle dediler: Bu normal bir prosedür. Cumhurbaşkanı taleplerini yazıyla değil, sözle ifade ettiği için bu talepleri emir yada buyruk olarak algılanır. Yani herhangi bir konudaki görüşünü ifade edip, bir talepte bulunacağı zaman emreder. Emrettiği konu da gereğinin yapılması istemiyle ilgili kurumlara iletilir. Yani, Cumhurbaşkanı bize emreder, biz de bu emri ilgilisine aktarırız..."
     Meğer bu uygulama, tüm devlet kurumlarıyla yazışmalarda uzun yıllardan beri yürürlükteymiş ve kimse sesini çıkartmazmış. İlk defa YÖK alınganlık göstermiş!
     Bravo YÖK'e...
     
     İster "emretmek" olsun, ister "buyurmak" olsun. Her ikisinde de tepeden bakan bir yaklaşım var. "Kullarına", ne yapmaları gerektiğini söyleme şekli var.
     Neden? Cumhurbaşkanı neden rica edemez? Küçük mü düşer?
     Gücünden, büyüklüğünden mi kaybeder?
     Hayır, hiçbir şey kaybetmez.
     Hele Sezer kadar mütevazi ve halka yakın Cumhurbaşkanı bulunamaz. Eminim Sezer istemiştir, ancak etrafı "Aman beyefendi Köşk'ün ağırlığını, devlet hiyerarşisindeki yerini sarsmayalım" diye elini tutmuştur.
     Köşk "emretmeye" ve "buyurmaya" devam edecek, kullarına tepeden bakmayı sürdürecek.
     
     Devletin her katında aynı tutum...
     Bu tutum sadece Çankaya'ya özgü değil. Devletin her kurumunda, boyuna ve ağırlığına göre aynı yaklaşım geçerlidir.
     Valiler Ankara'ya hitaben yazılarını "arz ederim" diye bitirirler. Bürokratlar brifinglerini "arz ederim" diye tamamlarlar. Karşılarında oturan, koltuklara yayılmış, ciddi suratlı üstler de memnun, kafalarını sallayıp bu arzı kabul ederler.
     Askerin kendi arasındaki yazışma veya konuşmalarda astın üstüne arz etmesi doğaldır da sivil bürokrasinin bu yaklaşımı benimsemesi garip kaçıyor. Zira sivil bürokrasi toplumla iç içe yaşıyor. Asker gibi değil. Askerin kendine özgü kuralları vardır ve hitap şekli de rütbeye göre değişir.
     Sadece hitap tarzı değil, genelde hepimizde bu "zarf" hastalığı da var. Zarf parıltılı olsun yetiyor. İçeriğine, zarfı kadar önem verilmiyor. Koalisyonda Kemal Derviş'e kızanlar, onun söylediklerini değil, daha çok yaklaşımını eleştirirler, "Gelip bizim genel başkanımıza bilgi arzetse, başka olurdu" diyenleri çok duyduk.
     AB temsilcisi Karen Fogg'u yerden yere vuranların derdi, onun ne dediği, söylediklerinin doğru olup olmadığı değil. "Neden konuşuyor?.. Ne hakla başbakanımıza görüş bildiriyor?" Yani şekildir... Ancak unutulan çok önemli bir nokta var. O da Türk toplumunun değiştiği ve devletin kendine kul gibi bakması ve koyun muamelesi etmesinden hoşlanmadığıdır.
     Bu tepeden bakış veya kullanılan sözcüklerin "saygı" ile ilgisi yoktur. Tek kelimeyle toplumu "küçük" görmektir.
     2002 yılında hâlâ bu konuları tartışır olmamız ne kadar acı bir şey değil mi?
     
Kitap Köşesi
     "Bizi neden öldürüyorsunuz?"
     Hiç dikkatinizi çekmemiştir. Boz ayıların nesilleri tükeniyor.
     Bu zavallıları birer birer vuruyoruz. Yok oluyorlar ve soruyorlar: "Bizi neden öldürüyorsunuz?"
     Eğer Hüseyin Avni Özen ile karşılaşmamış olsaydım ve yazdığı "Ayı Hikayeleri" kitapçığını okumasaydım haberim olmayacaktı. Özen bir biyolog. Yaşam bilimci olmanın getirdiği duyarlılıkla, gerçek hikayeleri toplamış. Kimseleri de yargılamıyor, ancak yargılayıp cezalandırmaktan beter ediyor. En ince noktamızdan vuruyor. İnsanoğlunun sorumsuzluğunu, düşüncesizliğini ve bir yerde de vahşiliğini, bu kelimeleri kullanmadan ortaya koyuyor. Çocuklara tavsiye ederim...
     Bu kitabı okuyun da bizler gibi
     canavar olmayın...
     
     Bir gazeteci roman yazarsa...
     Bir televizyoncu acaba roman yazabilir mi?
     Rıdvan Akar'ın kökeni yazılı basın. Ekonomiden başlayıp, hemen her konuda çalışmış, kitaplar yazmış ve 32. GÜN'e imzasını atmış bir isim. Bunca işin arasında bir de roman yazarak hepimizi şaşırttı.
     "Bir Irkçının İhaneti" adlı kitabı (Doğan Yayınları) zevkle okunuyor. Çok rahat okunan bir stili var. Hiç sıkmıyor. Acaba ne demek istedi diye bir cümleyi tekrar okumak gerekmiyor.
     Rıdvan, bir romanın içine, yakın geçmişe ait tarihimizi de güzel oturtmuş. Okuyucu iyi bilgi edinebiliyor; hem roman
     hem tarih okunuyor.
     Hararetle tavsiye ederim...
     
     mbirand@attglobal.net
     




 SAYFA BAŞI 





Taha AKYOL
Din ve modernleşme

Melih AŞIK
Yeni dönem...

Fikret BİLA
Ecevit'ten Bahçeli ve Yılmaz'a çağrı

Hasan CEMAL
Mutlu bir dünya için ekmek ve saygı
kültürü


Güneri CIVAOĞLU
Kırılmaz vazo

Can DÜNDAR
Bir ihtimal daha var!

Abbas GÜÇLÜ
Lara'nın son gecesi

Sami KOHEN
Türkiye'nin işi zor...

Mehmet Y. YILMAZ
Tanrı Dağı kadar Türk, dolar kadar Amerikan

Meliha OKUR
Bahisçilere müjde: ‘Kur - toto’

Hasan PULUR
Kapitalizmin terbiye kotası...

Derya SAZAK
Erdoğan İkiz Kuleler değişimi

Meral TAMER
Batan şirketlerin nemaları hortumlanıyor mu?

Metin TOKER
Sofya'dan Haydarpaşa'ya!

Güngör URAS
Tütünde ‘son perde’

M. Ali BİRAND
Cumhurbaşkanı, rica edemez mi?

© 2002 Milliyet