
|


Genler, kızlar ve bir mutluluk tezi
DNA’ya ilk giren adam James Watson’a göre mutluluk formülü: Temiz hava, bol gıda
WASHINGTON
Otobiyografinin adı "Genler, Kızlar ve Gamow".
Genler ile kızlar, malumunuz. Gamow ise, ömrünün büyük bölümünü ABD’de geçirmiş Rus teorik fizikçisi, genetik bilimin önderlerinden, iki metre boyu, doymak bilmez merakı ve iştahıyla tam bir insan azmanı olan, 1968’de viski karaciğerini "nakavt" edince, henüz 64’ündeyken, bu dünyadan göçüveren George Gamow’dan başkası değil.
Otobiyografileri, her şeye rağmen, severim. Ama tutkuyla sarıldığım hemen her otobiyografide de, bu "her şeye rağmen" kaydı, kafamın bir köşesine salıncak kurar, ben okudukça sallanır durur. Birisinin, kendi kaleminden çıkma hayat hikayesini örten, o kaçınılmaz afra tafra -gurur vakar- sunum satış perdesini aralamak zordur. Otobiyografileri, bu perdenin gerisini görmeye çabalamadan, salt perdeyi tanımakla yetinerek okumak da, işte benim salıncağımdır.
"Genler, Kızlar ve Gamow" salıncaksız bir otobiyografi oldu benim için. Yazarı, yani söz konusu hayatın, özelde de kitabın kapsadığı on beş yılın (1953 - 1968) sahibi James Watson, belki biraz da, tıfıllık, ama sadece tıfıllık, yıllarını anlattığından, perdeleri açık bırakmış gibi geldi bana.
Eh, Watson’ın gençliğine öyle pencereden içeri bakar gibi bakmanın da ayrı bir tadı var.
Watson’ın kim olduğunu bilenleriniz vardır. Ben bilmeyenler için yazayım.
Efendim, kendisi 1953’te, daha 25’indeyken, İngiliz fizikçi Francis Crick ile birlikte genlerimizin içine giriveren adamdır. Watson ve Crick, DNA molekülünün, hani çoğumuzun lisede kenarından köşesinden öğrendiğimiz o çift sarmallı yapısını keşfeden, ellerine boya kalemleri alarak genlerin resmini ilk çizenlerdir. Watson, DNA’nın şekli şemalinden sonra, gençliğini, proteinlerin dilini konuşmaya adayacak, RNA’nın sırlarına yönelecek ve 1962’de Nobel Ödülü’nü kazanacaktır.
İşte ABD’de bu ay piyasaya çıkan "Genler, Kızlar ve Gamow" da, Watson’ın bu hareketli gençliğinin hikayesi. Hareketin lokomotifinde ise, evet bildiniz, genler, kızlar ve Gamow var. Watson bir yandan, RNA molekülünün işlevini anlama çabasıyla dönemin en kaymak bilim adamları ile düşüp kalkmasını, Gamow’la, 1953’te bir mektupla başlayıp berikinin ölümüne dek süren can dostluğunu ve bir yandan da gönül maceralarını anlatıyor kitabında.
Gönül macerası, deyip geçmeyin. Watson gibi, kuantum elektrodinamiğinin kurucusu Richard Feynman’dan, adı deliye çıkmış ressam Salvador Dali’ye kadar, hayatına pek çok cin girip çıkan cin oğlu cin bir adam için, aşk-meşk işlerinin garnitür olduğunu sanmayın. Tersine, Watson’ın deyişiyle "kızlar," işin aslında da, kendisine uygun bir arkadaş / sevgili / eş arayışında yaşadığı sayısız beceriksizlikler, 25’inden 40’ına kadar, hayatının en önemli parçası.
Kitabının başına, Jane Austen’dan bir epigram koyması boşuna değil.18’inci yüzyıl sonu İngiltere’sinin, evlilik ekonomisinden roman üstüne roman çıkarmış yazarı diyor ki: "İyi bir serveti olan her bekar adamın, kendisine bir eş arayışında olduğu, evrensel kabul görmüş bir gerçektir."
İşte Watson da, bu evrensel gerçekle başladığı otobiyografisini, yıllar yılı aradığı "kızı", mavi gözlü bol yanaklı Elizabeth Lewis’te bulup evliliğe adım attığı 1968’de noktalıyor. Kitabın son cümlesi ise, noktanın ötesine taşıyor bizi: "Şimdi, aradan otuz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra, o hâlâ çok tatlı bir şeftali" diyor Watson karısı için.
Cinimizin kıssadan hissesi belli. Son yıllarda, Berkeley ve Harvard’da verdiği konferanslarda da hep işlediği mutluluk tezinin temelinde, evrime uygun yaşamak var. Yani insanın yüreğini tebessüm ettiren şeyin asla ve asla, iş, para, sosyal statü, hatta entelektüel üretim, bilimsel buluş, kariyer, cak cuk değil, basbayağı açık hava, bol gıda ile başlayıp birlikte oynanabilecek arkadaşlar ve oynaşılabilecek bir eşte bittiğini savunuyor DNA’nın kaşifi.
Watson’a bakarsanız, güneşe yüzümüzü verdiğimiz an ile mükemmel bir yemeğe gömüldüğümüz anda vücudumuzun ürettiği molekül aynı; içinde mutluluk iksiri, endorfin var. En temel ihtiyaçlarımızı doyasıya karşıladığımız, yani yiyip içip oynaştığımız sürece endorfinimizin eksik olmayacağını söylüyor.
Ona göre, yediğine sürekli dikkat eden zayıf bir kadının, gerçekten mutlu olması mümkün değil mesela. Neyse, biz o konuya hiç girmesek daha iyi.
Yazara e-mail
PAZAR


Gazinolar savaşı, yeniden
‘Ressam olduğumu bazen unuturum’
"Ucuz Kelly" prenses oldu
Süper zekalılar kulübü
Zeytinyağı artık butikte
Alışveriş arası sushi
Şarapta İtalyan sentezi
Muktedir sendromu
"İlk görüşte Erman’a ben de kıl olurdum"
DVD / Selim BOY
Dağ eteğinde yemek keyfi...
Geçmiş zaman olur ki...
St. Valentine gibi sevmeniz yeterli
İsveçli de broşür yazmış, dağıtıyor
Aşk kıskançlık demektir
Ajda’nın kulisinde yüzükoyun yatırılan gazeteciler kim?
Usta bir yönetmenin anıları
Genler, kızlar ve bir mutluluk tezi
SAYFA BAŞI

|
|

|