
|


Son randevu
Garson "Sipariş için daha bekleyecek misiniz?" diye sorunca, David’in bir saat geciktiğini fark etti. Hesabı ödedi, kızgınlık içinde oteline döndü
WASHINGTON
Haftalar önceden sözleşmiş, belki sonradan telefonlaşmaya bile fırsat bulamayacaklarını düşünerek, buluşacakları yeri, saati, hatta birinden biri gecikecek olursa, diğerinin ne ısmarlayacağını bile kararlaştırmışlardı.
Kırkar küsur yıllık hayatlarının en eski hatıralarında birbirlerine yer bulabilecek kadar uzun zamandır tanışıyorlardı. Çocukluktan beri pek nadir kesişen zikzaklarda yaşamış, hiç aynı yolun yolcusu olmamış, ama hiçbir zaman da tamamen kopmamış, farklı düşler peşinde yuvarlanırken birbirlerini hep kollamış, karşılıklı hayatlarını kilometrelerce öteden kah kahkahalı bir telefon, kah hüzünlü bir mektup, son yıllarda da arası fazla soğumayan, kısa ama hiç sığlaşmayan elektronik postalarla paylaşmış iki arkadaştılar.
Bu buluşmayı, ikisinin de uzunca bir aradan sonra aynı kıyıda, üstelik aynı kentte olacaklarını öğrenince kararlaştırmış ve ne olursa olsun, mutlaka bir araya gelmeye söz vermişlerdi. Yani öyle "Toplantım uzadı", "Uçağı kaçırdım", "Yolda hayatımın aşkına rastladım" gibi mazeretler olmayacaktı. Kim erken giderse önce barda oturacak, diğeri on beş dakikadan fazla gecikirse masaya geçecek ve bir şişe merlot söyleyip bekleyecekti.
Son yazışmalarında ikisi de "önemli bir karar" eşiğinde olduğunu diğerine çıtlatmış, sonra ikisi de birbirlerinden aldıkları "Evleniyor musun?" "Yeni bir iş teklifi mi var?" "Cinsiyet mi değiştireceksin?" türünden merak mesajlarını karşılıksız bırakıp, akıllarındakini bilgisayar ekranı yerine, bir şarabın gölgesinde paylaşmakta ısrar etmişlerdi.
Lokantaya ilk varan John oldu. New York’tan Washington’a o akşam gelmiş, çantasını otele bırakıp hemen çıkmış, taksiden yanlış sokakta inince, gecikmemek için, soğukta hızlı hızlı yürümüştü. Bara baktı; Los Angeles’tan önceki gün Washington’a uçmuş ve bu saatte artık toplantılarını tamamlamış olması gereken David’den eser yoktu. Şaşırmadı.
Kendisi nasıl ekmeğini sadece sağa sola yazarak kazanmayı, dolayısıyla da fazla ekmek yememeyi göze almış bir "bohem" olarak her yere her zaman vaktinde gidiyorsa, David de tam tersiydi. Hayatını daha liseden itibaren iş dünyasının temposuna uydurmuş, kırkına basmadan, bir teknoloji şirketinin tepesine tırmanıvermiş, malının ve parasının hesabını tutmayı çoktan bir başkasına devretmiş olan arkadaşı, hiçbir zaman hiçbir yere zamanında varmazdı.
Barda birasını içerken, "Herhalde evlenecek" diye düşündü John. David’in bu yaşa kadar evlenmemesine şaşırmıyor değildi. Arkadaşı yakışıklıydı, eh bildiği kadarıyla, kızlara da düşkündü ama şimdiye dek kendisine bahsedecek kadar bile önemsediği hiç kimse girmemişti hayatına. "Herhalde ben kötü örnek oluyorumdur" dedi kendi kendine. Ne de olsa, her birine David’in de davetli olduğu üç nikahının her biri de, üçer yıllık evliliklerden sonra, David’in nasihatlarına rağmen boşanmayla sonuçlanmış; her boşanmadan sonra kendisini biraz daha boşalmış bir apartman dairesinde bulduğunda, hayatından gerçekten de memnun olduğuna David’i inandırmakta hep zorlanmıştı.
Birası bitince, David’in her ikisi adına ayırttığı masaya geçti, şarap söyledi ve bu kez kendi haberini, en iyi nasıl verebileceğini düşünmeye başladı.
İşin içinde yine bir kız vardı, ama bu kez evlilik değildi kararı. Bu kez hayatını gerçekten değiştirecekti, New York’u bırakacaktı, Portekiz’de bir deniz kasabasında, yeni sevgilisinin babadan kalma küçük evine yerleşecek, yıllardır kafasında yazdığı romanı artık kağıda dökecekti. David’in "Sen delisin, ne yiyip ne içeceksin, kız seni şutlayıverirse, Amerika’ya yüzerek mi döneceksin?" türünden itirazlarda bulunacağını ama sonunda da sırtını sıvazlayıp "Bas, git" diyeceğini gayet iyi biliyordu.
Garson, "Daha bekleyecek misiniz?" diye masaya geldiğinde, şarabı çoktan yarıladığını, David’in de neredeyse bir saat geciktiğini fark etti. İsteksiz isteksiz mönüden bir salata seçti. Yavaş yavaş yediği salatası ile şaraptan sonra, bir kahve, kahveden sonra da hesabı söyledi.
Otel yatağına gömüldüğünde kızgındı, ama çok geçmeden Portekiz düşlerine dalıp David’i unuttu. Ta ki, ertesi sabah, adını gazetede okuyana dek. Arkadaşını, bir daha hiç görmeyecekti.
Yazara e-mail
PAZAR


‘İşimde cinselliği hiç düşünmedim’
Korsanlar hâlâ korku saçıyor
‘Fare ruhu’ geri döndü
Pardon, tanıyamadım!
Koleksiyondan kitaba İstanbul
Tarihi okul öğrenci arıyor
Zanzibar denizi geçti
Saddam ve Gomorra
Sokakta tiyatro
Türkiye’nin en iddialı beyaz şarabı
‘Arkamda beni süper star yapacak destek yok’
DVD / Selim BOY
Mudanya’nın yeni "istasyon"u
İki baba bir oğul
Prenses olarak doğmak...
"Diğer"i
Yuvanın meleği
Chomsky’nin peşindeki medya ünlü mimarı elinden kaçırdı
"Kıyamet Çiçekleri"
Son randevu
SAYFA BAŞI

|
|

|