28 Şubat 2002 Perşembe


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Ben ne istediğimi biliyorum, ya siz?

     vrupa Birliği’nin Ankara’daki temsilcisi, Büyükelçi Karen Fogg’un ben dahil bazı gazetecilerle yaptığı elektronik posta haberleşmeleri, AB aleyhtarı çete tarafından günlerdir çiğneniyor.
     Başlangıçta, yanıt vermeye dahi gerek görmedim.
     Ancak baktım ki bu mesajlar gerçek amaçları değiştirilerek, yorum ve değerlendirmeler yüklenerek, yani çarpıtılarak yayınlanıyor. Konunun uzağındaki insanların kafasında soru işaretleri doğuracak biçimde, bir kampanyaya dönüştürülüyor. Uygar ve dengeleri oturmuş bir ülkede, kimsenin okumayacağı bazı yazar ve yayın organları ısrarla, gizli bir işbirliği varmış havası yaymaya çalışıyorlar.
     Beni 38 yıldır okuyan, seyreden ve dinleyen sizlere bir açıklama yapmak gereğini duydum. Çeşitli konularda farklı düşünebiliriz. Ancak beni izleyen okurlarıma, bu konudaki yaklaşımımı anlatmak istiyorum.
AB’ye üyeliğin büyük yarar sağlayacağına inanıyorum
     20 yıl süreyle (1971-1991) Milliyet Gazetesi’nin temsilcisi olarak Brüksel’de görev yaptım. Sadece bir avuç insanın ne olduğunu bildiği dönemlerden başlayarak, bugüne kadar Avrupa Birliği’nin gelişmesini yakından izledim. AB konusunda, üç yıllık bir çalışma sonucu kitap (Doğan Yayınları, Türkiye’nin AB Macerası) yazdım. Türkiye’nin 1960’lardan bugüne kadar süren Avrupa tutkusunu, gizli ve açık müzakereleri ve geçilen aşamaları anlatan bu çalışma bana Avrupa’ya tam üyeliğin ne getirip ne götürebileceğini öğretti.
     Türkiye gibi, siyasi kadroları oluşmamış, demokrasisi oturmamış, etnik korkuları olan, ekonomik gelişmesi çarpık bir ülkenin Avrupa’ya tam üyeliğinin yararını gördüm.
     Türkiye tam üye olabildiği taktirde, ülke ekonomisinin sağlam bir sisteme oturabileceğine, diğer zengin ülkelerin arasına girebileceğine inandım.
     Benim rüyam, demokratik-laik sistemi sağlıklı biçimde işleyen, insan haklarına saygılı, gelir düzeyindeki farklılıklar yok olmuş bir Türkiye’dir. Yani, bölgesinde ve İslam dünyasında bir büyük güç, bir model ülke konumuna girmiş bir Türkiye.
     Bunun da AB üyeliği ile gerçekleşebileceğine inanıyorum.
     Türkiye ile eşit düzeydeyken AB’ye katıldıktan sonra nice ülkenin nasıl zenginleştiğini, nasıl güç kazandığını, etnik ve güvenlik konularından nasıl kurtulduğunu, gözlerimle gördüm.
     Türkiye’nin Avrupa içinde hakkı olan yeri almasını istiyorum, bu görüşleri savunuyorum ve savunmaya da devam edeceğim.
     
Yıllardır, büyükelçilerle haberleşirim...
     Gelelim, Karen Fogg ile haberleşmelerime...
     Bunca yıldır, 32. Gün programını (17’nci yıldayız) yaparım. Yüzlerce devlet ve hükümet başkanları, yabancı bakanları odanıza getirdim. Hepsini kimi zaman hayretle, kimi zaman keyifle, kimi zaman kızarak seyrettiniz. Gazetem için yüzlerce söyleşi yaptım. Hepsini okudunuz. Halen de her gün CNN TÜRK’te (saat 17:00’de) MANŞET programını yapıyorum. Her gün konuklarım oluyor.
     Bütün bunlar nasıl gerçekleşiyor dersiniz?
     Her bir söyleşi, Karen Fogg’la yaptığımız gibi haberleşme gerektirir. Siz yazar ve karşı tarafı söyleşi yapmaya ikna edersiniz. Çeşitli seçenekler önerirsiniz. Gerektiğinde onları yemeğe davet edersiniz.
     Sözü edilen e-mail’lerde neler varmış?
     MANŞET programına AB Komisyonu’nda Türkiye dosyasına bakan Michael Leigh veya Van Der Broek’u davet ediyorum. Onlar gelemezse Karen Fogg’un katılmasını öneriyorum.
     Uzun yıllardır tanıdığım Verheugen’i (sonradan iptal edilen) İstanbul ziyareti sırasında yemeğe davet ediyorum. Nedeni de basit; AB Komisyonu’nun en üst düzey yetkilisi olan Verheugen, Türk basınının üst düzey isimleriyle sohbet etmek istediğini, yazılmamak koşuluyla Kıbrıs ve Türkiye-AB ilişkilerindeki gelişmeleri anlatmak, onların görüşlerini almak istediğini söylediği için... Aralarında Ertuğrul Özkök, Mehmet Yılmaz, İsmet Berkan gibi Genel Yayın Yönetmenleri’nin de bulunduğu küçük bir grubu evime yemeğe çağırıyorum. Onlar da seve seve kabul ediyorlar.
     Şimdi sorarım sizlere, bütün bunlarda ne sakınca olabilir ki?.. Tam aksine, bunlar yıllardır uluslararası konularla ilgili çalışma yapan bir gazetecinin normal işlevleridir.
     
Fogg, 30 yıllık arkadaşımdır...
     Ben kendimi yabancılarla, büyükelçi olsun, devlet ve hükümet başkanları veya yetkilileriyle eşit görürüm. İşim gazeteciliktir. Yani onları konuşturmak. Onların işleri de kendi mesajlarını vermek.
     Yabancılara karşı kompleks duyanlar, küçüklük kompleksiyle ezilip büzülenler ise, bu ilişkileri "vatanı satmak" sloganıyla kötülemeye çalışırlar. Milliyetçilik veya bağımsızlık klişelerinin arkasına saklanırlar.
     Hele Karen Fogg’un bir e-mail’ime yanıt verirken bana "sweetheart" (sevgilim) diye hitap etmesi. Bu kompleksliler çetesini öylesine şaşırtmış ki hemen damgayı vurmuşlar.
     Bu cahillerin bilmedikleri, Karen Fogg’un tam 30 yıldır benim ve eşim Cemre’nin çok yakın arkadaşı olduğudur. 1970’lerde gencecik, pırıl pırıl AB Komisyonu üyesiyken tanışmıştık. Eski eşi Jean Alexandre Pirlot’yu daha da eskiden tanırdık. Yıllar içinde dostluğumuz sürdü. Biz onların Belçika’daki evlerine gider, onlar bize gelirlerdi. Türkiye’yi sık sık ziyaret ederler, bizim evimizde buluşurduk. Her ikisinin de Türkiye sevgisi çok derindi. Fogg sonradan büyüdü, büyükelçi oldu ve günün birinde de Ankara’ya tayini çıktı.
     Dolayısıyla, bana isterse sweetheart, isterse darling diyebilir. Ailece ilişkilerimiz açısından, bu yaklaşım son derece doğaldır.
     
Gerçek amaçları Türkiye’yi AB’ye sokmamak
     Aslında, bütün bu kargaşanın altındaki sorun Karen Fogg değil. Asıl sorun, AB karşıtı çetenin, Türkiye’nin AB yolundaki gidişinden telaşlanması ve önünü kesmek için harekete geçmek istemesinden kaynaklanmaktadır.
     Hedefleri, Türkiye’nin AB’ye yakınlaşmasını ve giderek (Allah korusun) gerçekleşebilecek bir tam üyeliğini engellemek, hiç değilse mümkün olduğu kadar ertelemektir.
     Bağımsızlığın elden gitmesinden, bölünme tehlikesine kadar, ortaya atılan gerçeklerin arkasında, eski düzenin devam arzusu yatmaktadır. Eskisi gibi içe kapalı, çarpık bir ekonomi... Her şeye Ankara’nın karar verdiği, korkuların geçerli olduğu bir Türkiye yaratmak.
     Hayır, ben oğlumun ve torunumun böyle bir ülkede yaşamasını istemiyorum. Onların Türkiye’sinin değil, bizim Türkiye’mizin daha aydınlık ve daha güçlü olcağına inanıyorum.
     Buna siz de inanıyorsanız, gelin birlikte mücadele edelim, bu sahtekarlara derslerini verelim. Bu ince uzun yolu birlikte aşalım. Ağzı bozuk bu çeteyi ezip geçelim. İnanmıyorsanız bu köşeyi okumamakta ve bana kızmakta haklı olursunuz. Ancak bu saatten sonra benim değişmeye hiç mi hiç niyetim yok...
     
     mbirand@attglobal.net
     




 SAYFA BAŞI 





Taha AKYOL
Evet, Kuvayı Milliye

Melih AŞIK
Yaşşa G.Saray

Fikret BİLA
İdam masaya yatırıldı

Hasan CEMAL
Kuru bir yazı: Karen Fogg olayı...

Yılmaz ÇETİNER
Karakollar azalacak ama!

Güneri CIVAOĞLU
En zayıf halka mı?

Can DÜNDAR
"O gece"

Hurşit GÜNEŞ
Krizi tahmin edebilir miydik?

Sami KOHEN
Yeni bir barış süreci mi?

Mehmet Y. YILMAZ
Federasyon şikeye gerçekten karşı mı?

Meliha OKUR
Özelleştirme(me) politikamız!

Tuncay ÖZKAN
İşte kutlanacak takım

Hasan PULUR
Ali Kemal ya da "Artin Kemal"

Derya SAZAK
Türbülans

Meral TAMER
İspanya Türkiye için neden önemli?

Güngör URAS
Üç dış güç aldı bizi götürüyor

Serpil YILMAZ
Akdeniz’de Türkiye’yi unutun!

M. Ali BİRAND
Ben ne istediğimi biliyorum, ya siz?

© 2002 Milliyet