11 Mart 2002 Pazartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Hayat atölyesi

     MURATHAN MUNGAN

Bayram kartpostalı önerisi
     Kurban bayramı nedeniyle gazete sayfalarını kaplayan fotoğraflar, bütün bir haftamı kararttı. Dini vecibeleri yerine getirmek falan bahane. Nasıl düpedüz kana ve kurbana susamış bir vahşet ve şiddet toplumu olduğumuzun göstergeleri bunlar. Buradaki kanlı iştahın, dinsel olmaktan çok, sosyolojik boyutu var. Avrupa Birliği’ne girmemin gereklerinden birini yerine getirmek için değil, insan olmanın ve uygar bir toplum yaratmanın koşullarından birini gerçekleştirmek adına bu vahşet görüntülerini bir an önce ortadan kaldırmalıyız. Bir süredir basın bu konuda dikkatli ve uyarıcı yayınlar yapıyor. Bayramdan bir hafta önce yapılmaya başlanan "medeniyet kampanyaları" ise buna yetmiyor. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin bize "ehlileştirilmesi gereken Afrika yamyamları muamelesi" yapmalarından rahatsız olanların, ilkin bu manzaralardan rahatsız olması gerekiyor. Bu muameleyi hak eden taraf olmaktan çıkmadıkça, alınganlıklarımız da ilkel bir "egonun" marazi alınganlıkları boyutunu aşamayacaktır. Kurban kesimleriyle ilgili karşı kampanya, bayram yayını biçiminde kalmamalı, bütün bir yıla yayılmalıdır. En basitinden, bayramda tebrik kartı yerine, kartpostal olarak basılmış bu vahşet fotoğraflarının, yıl boyunca her yere gönderilmesini, bazı insanların sanıldığının tersine bu işin ciddi takipçisi olduğunun gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.
     
Küçük şeyler müzesi
     Bir başka ressamın Kezban Arca Batıbeki’nin evinde akşam yemeğine çağırılıydık. Istanbul’un Avrupa yakasını gören Doğancılar’ın tepesinde bir çatı katı. Gözalıcı bir manzara. Deniz ayaklar altında. Asıl önemlisi, evin kendisi küçük bir "küçük şeyler müzesi". Vıdık vıdık yüzlerce obje. Dünyanın birçok yerinden alınmış maketler, oyuncaklar, kutular, kartonlar, biblolar; ilk bakışta rastgele toplanmış gibi görünen, ama hepsi ince bir beğeniyi ve seçici bir mantığı yansıtan yüzlerce şey süslüyor evi. Duvarların birinde Amerikalıların "sakız verme makinesi" bile var. Kezban, bizim için birkaç kurmalı oyuncağı çalıştırıyor. Ben kitabı açtığınızda sayfalarının arasından üzerinize fırlayan katlamalı görüntülerin yer aldığı albümlerle ilgileniyorum. Kezban Arca’nın evi "deli kızın çeyizi" diye tabir edilen evlerden. Bir benzeri de Devlet Tiyatrosu sanatçısı Umut Demirdelen’in Tepebaşı’ndaki evidir. Orası da küçük bir kitsch müzesidir. Bu arada ilginç bir hikâye anlattı Kezban. Bir tarihte, Kezban’ın tanımadığı bir iş adamı, bir dergide bu evin resimlerini görünce, Kezban’ı arayarak, "Bende babamdan kalma eski bir oyuncak vinç makinesi var. Ama gördüğüm kadarıyla sizin evinize daha çok yakışacak," diyerek özel şoförüyle gönderiyor. Gerçekten de iyi bir koleksiyon parçası. Üstelik hâlâ tıkır tıkır çalışıyor.
     Koleksiyonculara karşı hep özel bir ilgi duymuşumudur. Koleksiyoner olmak benim için tam olarak adlandıramadığım iyi bir şeye işaret eder.
     * * *
     Geçen hafta Ümraniye’de, 1 Mayıs Mahallesi’ne gittim. Bana seksenli yılları hatırlatan ilginç, sıcak bir akşam geçirdim. Yalnızca Türkiye değil, Istanbul bile birkaç zamanı ve tarihi bir arada yaşıyor. Şimdi oradaki insanlar ünlü değiller, buraya yazsam tanımazsınız, konuştuklarımız, tartıştıklarımız buraya yazılacak şeyler değil. Ama günün birinde yazdığım herhangi bir şeyde karşınıza çıkabilir.
     * * *
     Geçen hafta dekorunu yenilemiş olan Barbahçe’deydik. Şu aralar çok iyi müzik yapıyor. Birçok insan, "Müzik dinlemeye oraya gidiyoruz," diyor. Bir saatten sonra çalınan Türkçe parçalara ise Dj Ümit kendi remiks yapıyor. Göksel’in "Depresyondayım" şarkısına yaptıkları dans remiks gerçekten başarılı. Yepyeni bir şarkı olmuş. Erkek stiptizcinin dans şovu da eğlenceliydi.
     * * *
     Ece Bar’ın Ece’sinin doğum günüymüş. Herkes birbirini telefonlarla haberdar etti. Pazar günü apar topar Ece Bar’a gittik. Pakize Suda’yı ne zamandır görmüyordum. Onu da görmüş oldum. 1987 yılında Söz gazetesi çıkarken bir akşam Ayşenur Aslan götürmüştü beni Ece’nin Levent’teki eski yerine. O gece tanışmıştık. Şiiri ve beni çok sevdiğini o zaman öğrenmiştim. Ece’nin anılarını yazmasını bekliyorum.
     
Komet ve Cansever
     Paris’e gitmeden önce, Komet’le bir akşamüstü geçirdik. Ne zamandır onun bir döneminin resmi üzerine bir deneme yazmak istiyordum. Kendisine bundan söz ettiğimde, bu fikrin onu heyecanlandırdığını gördüm. Komet’in o dönem resimleriyle, Edip Cansever şiiri arasında kendimce bir ilişki kurarım. İkisinin de teatral göndermeleri belirgindir ve "alıcılarıyla" bir seyir ilişkisi kurarlar. Ben, Komet’in resimlerinde, seyredenin yeri, konumu, seyir açısı üzerine yani resimden kalkarak, ama resmin dışındaki bir yer üzerine bir deneme tasarlıyorum. Ne zamandır aklımda gezdirdiğim bu yazıyı niyetim "Defter" dergisine vermekti. Şimdi o da kapandı. Demek ki, her şeyi zamanında yapmak gerekliymiş. Hayatım boyunca beceremediğim bir şeydir bu. Üstelik benden önce biri yaptığı zaman da çok kızarım, ki böyle çok hikâyem vardır.
     Biliyorsunuz, çeşitli ressamlarımız öykü kitaplarımın yeni baskı kapakları için özgün resimler yapıyorlar. Sağ olsunlar, hiçbiri beni kırmadı. Adeta özel bir sergi yaratmama izin verdiler. Komet, "Kaf Dağının Önü" için bir kapak resmi hazırlıyor.
     
Ayıbın ayıbı
     Beyoğlu’ndaki kitapçıları gezdim. Michael Connelly benim en sevdiğim "bestseller" yazarlarındandır. İyi bir "bestseller" yazarından, kendini edebiyatçı sanan birçok yazardan çok daha fazla öğrenecek şeyiniz olur. Altın Kitaplar, Connelly’nin yeni bir kitabını yayımlamış: "Hile". Ben, onun en iyi kitabının "Şair" olduğunu düşünürüm. Meraklılarına salık vereceğim bir ad.
     Remzi Kitabevi için "Çilek" amblemli kırk kitaplık bir özel koleksiyon hazırlamıştım on yıl önce. Anne Rice’ın vampir dizisinin ilk kitabı olan "Vampirle Konuşma" da bunlar arasındaydı. Vampir edebiyatına özel bir ilgisi olan Roza Hakmen dupduru bir dille çevirmişti. Dizinin diğer kitaplarına da el atacaktık, çeşitli nedenlerle olmadı. "Vampirle Görüşme"yi daha sonra Francis Ford Coppola filme aldı biliyorsunuz. Tom Cruise, Antonio Banderas oynamışlardı. Dizinin ikinci kitabı yayımlanmış şimdi: "Vampir Lestat". Dizinin en iyi kitabı olduğu söylenir. Ne ki, Kelebek Yayınları, "Vampirin Şarkısı" diye çevirmeyi yeğlemiş. Vampir Lestat adı artık uluslararası bir kimlik. Meraklıları biliyor zaten. Diğerleri de böyle böyle öğrenecek. Kültürel kalıtlar böyle oluşturulur. Sorduğunuzda, büyük olasılıkla ticari nedenlerle açıklanacak bu çeşit kaygılar, açıkçası bana eski moda ve taşralı bir yayıncılık anlayışının uzantısı gibi geliyor.
     Daha ayıbı da var. Son zamanlarda bir atılım göstererek yayıncılık dünyasında iddia kazanma uğraşında olan Epsilon Yayıncılık, Kazuo Ishiguro’nun romanı "When We Were Orphans" ını yayımlamış ama, "Çocukluğumu Ararken" adıyla. Şimdi Kazuo Ishiguro önemli bir yazar. "Çocukluğumu Ararken" demek isteseydi, bunu kendi de derdi, size ne oluyor? Yazarın, "biz" diyerek kitabına getirdiği çoğul vurguyu, niye tekilleştiriyorsunuz? Ne yazarına, ne okuruna güvenmeyen, alışılmış adların çağrışımlarından medet uman eski moda bir yayıncılık anlayışı bu. Heves söndürüyor.
     DIGITURK, geçenlerde ünlü Amerikalı yazar Lillian Hellmann’ın "The Little Foxes" adlı oyunundan uyarlanan Bette Davis’in oynadığı filmi gösterdi ama "Öldürünceye Kadar" adıyla. Şimdi bu oyun "Küçük Tilkiler" adıyla Türkçeye çevrilmiş, bu adla defalarca oynanmış, başka televizyon kanallarında da gene aynı adla gösterim yapmış, şimdi durduk yerde neden birden "Öldürünceye Kadar" oluveriyor? Kültürel iklim, aynı zamanda bir süreklilikler zinciridir. Bu anlaşılmadan birçok şeyi anlayamaz olursunuz.
     Kitapların adıyla böyle oynayan keyfiyetin, çeviriler konusundaki tutumu ayrı bir yazı konusu elbet. Son zamanlarda yayıncıların hızla günümüz dünya edebiyatına yönelmesi olumlu elbet, ama aynı ilgiyi, çeviri konusunda göstermemeleri bu yönelimi amacına ulaşmaktan alıkoyuyor. Birçok kişi, birçok kitabı, çevirilerinin kötülüğü nedeniyle ellerinden fırlatıp atıyor. Çok sayıda ve hızlı kitap yayınlamak isterisine kapılmış kimi yayıncılar, doğru dürüst redaksiyonu yapılmamış özensiz çevirilerle, birçok yazarı ve kitabı "mundar" ettikleriyle kalıyorlar. Bunların kötü çevrilmiş kitapları piyasadan geri toplama namusu göstermesi gerekiyor artık.
     
HaftaMın...
     ...şarkısı
     Ne yeterince Soderbergh, ne yeterince aksiyon, belli ki üzerinde fazla düşünmeyeceğiniz bir "Hollywood masalı" olarak tasarlanmış ama, o zaman da, ne yeterince masal! Üstelik attığı düğümlerin oluşturduğu zeki çözümler beklentisini, asla karşılayamayan, ilk yarı bittiğinde daha başlayamamış olan sarsak bir film... Hani seyirci olarak, hem tam anlamayacaksınız da, hem çok anlamış gibi yapacağınız, senaryosunun gediklerini kapatmak yerine gürültüsüne yaslanmış, sıkıştırdığınızda, "Ama bu bir film," diye kıvırtma bir yanıt alacağınız cılız bir senaryo. Steven Soderbergh’ın, 13 yaş zekâsına göre yapılmış, bol yıldızlı, bol gedikli filmi "Ocean’s Eleven"ı hakkında, Soderbergh adının iğdiş ettiği bizim "sinema yazarları" köşeciklerinde acıklı bir biçimde kıvırtıp dururken, Cumhuriyet gazetesinde film hakkında yazdığı yazıyla Erdal Atabek’e gidiyor bu haftamın ilk çiçekleri.
     Ne zamandır çiçek vermek istediğim, yalnızca fikir berraklığından ötürü değil, bir edebiyatçı özenine sahip yazı üslubundan ötürü Radikal gazetesi yazarı Nuray Mert’e, önemli bir işlevi gerçekleştiren, basın konusunda diri bir dikkat geliştiren, ciddi bir tartışma ortamı açan internet sitesi Medyakronik’e...
     
     ...hayatımı karartan iki kişisi
     "İ Dansı Med Per". İlk akla gelen soru "Bu nece?" tabii. İzlanda dilinde ne anlama geldiğini bilmiyorum. Ama bütün hafta bu şarkıyı dinledim. Björk söylüyor. Björk olmadan önce, hatta, önceki topluluğu Sugarcubes’te çalışmadan bile önce İzlanda’da bir trio grupla çıkardığı "GlingGlo" albümündeki bu parçanın çok hoş bir tadı var. Dahası yıllar önce Ajda Pekkan bu parçayı, "Kim ne derse desin aşk için / önce hoş sonra boş gelir," sözleriyle okumuştu. Björk çok daha naif ve eski bir tarzda okuyor. Ayrıca albümün bütünü çok hoş.
     
e - posta için tıklar
•   Kısa öykü üzerine aklıma ilk gelen iki kitap var. İlki, H. E. Bates’in "Yazınsal Bir Tür Olarak Kısa Öykü", diğeri Doç. Dr. Aysu Erden’in "Kısa Öykü ve Dilbilimsel Eleştiri" adlı kitapları. Ayrıca Adam Öykü dergisi zaman zaman öykü sanatı üzerine aydınlatıcı, kafa açıcı çeviri yazılara yer veriyor. Onları da izlemenizi salık veririm.
•   Postmodernizm üzerine piyasada çok sayıda kitap var. Mehmet Küçük’ün derlediği "Modernite versus Postmodernite" (Vadi Yayınları), David Harvey’in "Postmodernliğin Durumu" (Metis Yayınları), Necmi Zeka’nın derlediği "Postmodernizm" (Kıyı Yayınları), Jean - François Lyotard’ın "Postmodern Durum" (Ara Yayınları), Zygmunt Bauman’ın Postmodern Etik" (Ayrıntı Yayınları) aklıma ilk gelenler. Hemen her gün yeni yayınlar çıkıyor.
•   Hayatımın hiçbir döneminde Nevşehir’de bulunmadım. İçinden geçmişliğim bile yoktur. Hakkımda çıkan bin bir tevatürden biri olsa gerek.
•   Ben Fransızca bilmem ki, Fransızca çevirim olsun, dolayısıyla yüzüme çarpmaya çalıştığınız çeviri hatalarının hiçbiri bana ait olamaz. Üzgünüm, başka yerden vurmaya çalışın.
•   Radiohead’in Japonya, Avustralya baskıları dahil hemen hemen bütün kayıtlarına sahibim. İlginize teşekkür ederim.
•   Gerçekten çok güzel e - postalar alıyorum. Bu kadar sevildiğini bilmek kime iyi gelmez ki, ama inanın herkesle tek tek yazışamam. Elimden geldiğince yanıtlamaya çalışıyorum. Hepsi bu.     
     
     Yazara e-mail
     
     



 KÜLTÜR & SANAT


Victor Hugo ile yolculuk
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
‘Yeniden’ pop star
Militarist ve kaotik
Başın üstündeki varoluş
Yarım yüzyılın desenleri
70 yaş, 70 küsur film, 7 koca
Aerosmith’in altın yılları
Wooster Group geleneği
‘Dumrul’ sınırları aşıyor
Sıra kadınlarda!
Anglosakson seks patlaması
Biraz nostaljik ve bir parça‘tozlu’
Bak dediğin çıkmadı işte
Uzaydan gelen Amerikalı
Kardeş kardeş film çekiyorlar!
"Arkadaşlar" evinizde
"Aşk-ı Memnu" kalmadı, "Yasak Aşk" verelim!
Flörtöz Daisy’ye yargısız infaz
Acı bertaraf edilemiyor
Rüyanın fotoğrafla transferi
O cuma
Kimin eli kimin cebinde?
Turgenyev’in kaleminden ağıt
Prot deli mi, değil mi?
İyi şanslar ama...
Kahverengi bir trajedi
Tiyatro dünyasından haberler
Haftanın albümleri
Yarışma Kültürü
Dikkat müzelik
Hayat atölyesi
"Birinci Mevki Internet" için...
Yeni yayınlar


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet