21 Mart 2002 Perşembe


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Ahmet Ümit: "Sofistike, ince işlenmiş suçu Batı’da bireyler, Türkiye’de ise devlet işliyor."
‘Can sıkıntısından değil para için çeteci oldular’

Susurluk’u anlattığı romanını tamamlayan polisiye yazarı Ahmet Ümit: "Çeteciler aynaya baktıklarında gerçeği görüyorlar."

     Ahmet Tulgar

     Michel Foucault’ya göre, Nazi karşıtı filmlerde bizi bekleyen en büyük tuzak şudur: Sırf sanatsal kaygılarla, yani senaryo daha renkli olsun diye, Naziler bu filmlerde sanki birer ruh hastasıymış gibi gösterilirler. Cinayetler, katliamlar da bu patolojinin sonucudur. Dolayısıyla bu faşist delilere anlayış gösterilebilir.
     "Roman insan beyninde yapılan bir kazıdır" diyen Ahmet Ümit, 1 Nisan’da reklam filmleri ve büyük bir lansman kampanyasıyla çıkacak olan ve Susurluk sürecini anlattığı "Kukla" romanında bu tür bir tuzağa düşmemiş.
     "Kukla" bir psikolojik gerilim değil, bir politik gerilim romanı.
     Ahmet Ümit, Susurluk figürlerini bir çeşit politize sapkınlar olarak göstererek, biz okurlardan onlar için anlayış beklemiyor.
     Tam tersine, Türkiye’de bu devlet geleneği, bu siyasi iklim, bu sert kültür sürdükçe yeni Susurlukçuların üreyeceğine, söz konusu olanın bir patoloji değil, doğal bir üretim süreci olduğuna işaret ediyor.
     Son günlerin çetecileri aklama girişimlerinin ardından cuk oturan bir kitap "Kukla".
     
     Susurluk sürecini 612 sayfalık bir roman çerçevesinde ele almak sizin için bir yurttaş olarak, bir aydın olarak bir görev, bir sorumluluk muydu, yoksa bir edebiyatçı olarak iyi bir memba mı bulmuştunuz, yani sizi bu işe iten sadece sanatsal kaygı mıydı?
     Bizde sofistike suç, yani inceden inceye tasarlanmış suç henüz Batı’daki gibi bireylerin işlediği suçlar değildir. Sofistike suçu bizde devlet, derin devlet ya da örgütler işliyor. Susurluk bu anlamda benim için tam bir malzemeydi. Dolayısıyla burada benim için hem bir yazar olarak bir çekicilik söz konusu ama aynı zamanda da bir aydın olarak bu meselenin suçlulularının hâlâ tümüyle açığa çıkmamış olması beni de rahatsız ediyor. Dolayısıyla bunu anlatmam gerekiyordu.
     
     Kimse anlatmıyor muydu sizce Susurluk’u?
     Gazetecilerin çoğu bu olayda iyi bir sınav verdiler, bazıları harikalar yarattılar. Ama beni artık ilgilendiren Susurluk faillerinin ortaya çıkarılmasından çok, Susurluk’ta yer alan aktörlerin psikolojilerini anlatmak. Bir zamanlar bir ülkücü iken, beğenirsiniz beğenmezsiniz, bir ideale sahip bir insanken, bu insanların giderek eroin ticareti yapan, para için insan öldüren bir insana, mesela "Ben vatan için savaşıyorum" diye ortaya çıkan bir askerin uyuşturucu ticaretine çanak tutan bir insana dönüşmesi beni yakından ilgilendiriyordu. Çünkü esas olarak roman insan beyninde yapılan bir kazıdır.
     
"Ben bu romanda kukla sistemini anlatıyorum"
     Burada duralım: Yargı bu insanların işledikleri suçlara bakıyor. Siz ise romanın tabiatı gereği bu insanları anlamaya, onların psikolojilerine inmeye çalışıyorsunuz. Ana odaklanmak ve onları suçüstü yakalamak yerine, bir süreci, onların suçluya dönüşmelerini anlatıyorsunuz. Bu, bir tür bu insanları aklama olmayacak mı sonunda?
     Hayır, bence bir aklama olmuyor. Çünkü politakadan ya da gazetecilikten farklı olarak roman insan beynini açıklamaya çalışır. Ama bu arada suçu aklamaz. "Kukla"da asıl önemli olan şudur: Türkiye’de demokrasi olmadığı sürece biz Susurluk aktörlerini gelecek senelerde de göreceğiz. Asıl mesele derin devletin ortadan kaldırılmasıdır. Korkut Eken’i hapse atmakla iş bitmiyor. Asıl mesele Korkut Eken’in nasıl böyle bir adam olabildiğidir. Bu insanlar suç üreten sistemin hem kurbanları hem katilleridir. Yargı bir insana suç işlemiş mi, işlememiş mi diye bakar. Gazeteciler ortadaki pisliğin üstünü örtmeye çalışanlara karşı savaşır. Biz romancılar ise bu işin insani boyutunu, insan olarak buraya nasıl gelindiğini, olayların insanları nasıl kuklalar haline getirdiğini anlatırız. Şimdi mesela birtakım emekli askerler çıktı, "Korkut Eken’e biz emir verdik" dediler. Korkut Eken’in de kukla olduğu ortaya çıktı. Ben "Kukla"da da bunu anlatıyorum, bir kukla sistemini.
     
     Siz de "derin devlet" kavramını kullanıyorsunuz. Sahiden derin devlet diye bir şey işliyor mu bu ülkede, yoksa derin devlet, ruhun derinliklerinde olup da psikologların bile ulaşamadığı bir şey gibi, biz yurttaşların ulaşamayacağı, bu yüzden de uğraşmaması gereken bir şeyi kastetmek için bulunmuş ideolojik bir kavram mı? Solcular için mesela devlet katındaki bu tür ilişkiler hep çok ortadaydı, satıhdaydı.
     Bence derin devletin iki çağrışımını da ele almak lazım. "Derin devlet" önce İttihat ve Terakki öncesine, yani tarihin derinliklerine kadar uzanan bir anlayışı çağrıştırıyor. Bir de evet, sizin dediğiniz, tuzaklı bir çağrışım söz konusu. Yani bu ilişkiler o kadar derine kadar inmiş, üzeri o kadar örtülü ki, bunlara ulaşmamız zor. Halbuki daha derindeki ilişkiler işte son olayda da görüldüğü gibi, eski generallerin Korkut Eken’e sahip çıkmasıyla birlikte ortaya çıkmaya başladı.
     
"Mağdurlar unutulursa katiller kahraman olur"
     Peki, bir gazetecinin bir Susurluk tetikçisiyle onun psikolojisini anlamaya yönelik bir röportaj yapma girişimi, yani siz romancıların işine soyunması da, son kertede bu insanda sadece bir kiralık katil değil de, bir de "derin insan" bulunduğunu kanıtlamaya, yani onu aklamaya, onu normalize etmeye çalışmak anlamına gelmiyor mu?
     Tabii, bu tür bir tehlike söz konusu. Ama ben buna kitabımda çok dikkat ettim. Ben bu insanları anlatırken sürekli bu insanların ve bu olayların toplum olarak bize neler kaybettirdiğine de işaret ederim. Oysa, tek bir kişiyi karşınıza alıp onu anlamaya çalışmak, kendisini anlattırmak bu insanların ne vahim suçlar işlediğini unutturabilir. "Vatanı kurtarmak için öldürmek zorundaydılar" türünden bir yaklaşım son derece ters bir yaklaşımdır. Bu insanların öldürdüğü insanların çocuklarının, çoluklarının, Susurluk mağdurlarının psikolojisi ne olacak? Roman işte bunu unutmaz. Çünkü bu es geçilirse katiller kahraman olur.
     
     Bir şeyi unutmadan sorayım: Kitabınızda olayları araştıran gazetecinin adı Adnan. Radikal gazetesinde Susurluk sürecine ilişkin çok önemli haberlere imza atan Adnan Keskin’den mi esinlendiniz?
     Hayır, onu düşünerek yazmadım. Birçok insan bu gazeteci kahramanı yazarken birinden esinlendiğimi söyleyebilir. Benim gazetecim kaybetmiş biri. Erdemli kalmaya çalışıyor ve erdemli kalmayı da maalesef ki alkol ile deniyor.
     
     Her roman yapısı gereği olayları ayıklar. Hikayesi için gerekenleri alıp tutarlı bir yapı kurar. Romanınızda edebiyatın gerçek hayat karşısındaki avantajları sayesinde belki de ilk kez Susurluk bütün ideolojilerden arındırılmış, bütün iskeletiyle nüfuz edilebilir hale geliyor, değil mi?
     Kitap çıkmadan önce okuttuğum kişilerden bazıları "Susurluk’u medyadan bu kadar takip ettim ama romanı okuyunca medyadan elde ettiğim bilgiler yerli yerine oturdu" dediler. Ben de iddia ediyorum ki, "Kukla" Susurluk’un ruhunu çok iyi anlatıyor. Bu roman arındırılmış, kristalize olmuş Susurluk’tur. Susurluk malzemesini kullanarak yazılmış kaybetmenin mutlaklığı üzerine bir romandır. Çünkü bence Susurluk sürecinde kazanan yoktur.
     
"Romanı okuyan çeteciler ‘Ne bok yedik’ diyecekler"
     Susurlukçular mutlaka bir şeyler kazanmış, kazandıklarını da bir yerlere gömmüşlerdir.
     Ne kazandı Susurlukçular? Aldıkları parayı yiyebildiler mi? Katil oldular. Şimdi hapishanelerde sürünüyorlar. Kahraman olduklarına kendileri inanıyorlar mı? Hiç sanmıyorum. Aynaya baktıklarında bence gerçeği görüyorlar, "Ne yaptık biz?" diyorlar ama bunu itiraf edemiyorlar. O konuşan generaller dahil bence hiç kimse bir şey kazanmadı.
     
     Roman teleolojik bir yapıya sahiptir. Romancı hikayenin sonunu bilir ve romanı başından bu sona gidecek şekilde kurgular. Siz bir romancı olarak Susurluk ilişkilerin en sonundaki kişiyi, kişileri görebildiniz mi? Roman bitti mi bu anlamda?
     Roman bence bitmedi, Susurluk sürüyor hâlâ. Susurluk’un bitmesi için bir kültürel değişim gerekiyor. Paşalar şimdi Korkut Eken’e sahip çıkıyor. Bu ve bunun medyada yer alış biçimi işte bu kültürel değişimin gereğine işaret ediyor. Bayrağa sarınarak eroin kaçırılamaz, anayasa benim için ne ise Ayhan Çarkın için de, Korkut Eken için de, bu paşalar için de odur. Bu kültürel değişim için şimdi bu paşalar da yargılanmalı.
     
     Peki, Susurluk figürlerinin ortak psikolojisi nedir?
     Bunların çoğu kaybetme noktasına gelmiş insanlar. Bunun için de kullanılmaya yatkınlar. Başarılı polis şefleri değiller. Abdullah Çatlı, kullanılıp bir kenara atılmış biri. Bu yola girerek kendilerine yer etmeye çalışıyorlar. Ama yine kaybettiler.
     
     Bu romanı sizce cezaevindeki Susurlukçular okuyacak mı?
     Evet, iyi tanıtım yapabilirsek, okurlar.
     Bu kitabı çeteciler okursa, muhtemelen "Biz yanlış yapmışız" diyebilirler.
     "Keşke yapmasaydık, niye yaptık?" diyebilirler. "Kaybettik" diyebilirler.
     "Her şey boşmuş" diyebilirler. "Biz ne bok yedik?" diyebilirler.
     
"Susurluk’taki kadınların hiçbir şeyden haberi yok"
     Bir romancı olarak baktığınızda özel hayatlarında nasıl Susurlukçular? Bir filmde bu tür bir Gladio üyesi bir suikastten sonra eve gidip uzun süredir ilk kez karısıyla başarılı bir cinsel ilişkiye giriyordu.
     Kimsenin özel hayatına ilişkin konuşmak istemiyorum ama "Ben vatanım için öldürdüm" laf sadece. Bir insanı öldürdükten sonra o travmayı atlatmak, çocuğunu sevmek filan zor. Zaten bu adamlar ya boşanıyor ya da karılarını, çocuklarını görmüyorlar. Sapıklık noktasına gelmiş bazıları öldürme sonucu tahrik olup cinsel ilişkiye girebilir. Ama çoğunda erkeklik yok olur.
     
     Susurluk maço bir süreç değil mi? Susurluk kadınları harcanmış kadınlar değil mi? Biri Mercedes’te öldü. Birinin kocası sevgilisiyle ölmüş, o hâlâ kocasına efsane oluşturmaya çalışıyor. Biri mankenken çocuğuyla ortada kalmış. Bu kadınlar romanınıza girdi mi?
     Kadının toplumdaki rolü neyse o rol oranında Susurluk’ta da yer aldılar. Susurluk’un maço bir yapı olması normal. Silah ve cesaret, yani erkeklik kavramları, kadın ve lüks arabalar, araba da atın yerini almış. Benim kitabımdaki Demet de eski ülkücü olup sonradan iyi yetiştirilen ve yabancı istihbarat örgütlerince kullanılan Doğan karakterinin sevgilisi. Eski kocası ona şantaj yapıyor. Bizimki devreye giriyor. Adamı katlayıp bir kenara koyuyor. Demet de onunla ilişkiye giriyor. Susurluk’taki kadınlara benziyor. Hiçbir şeyden haberi yok.
     
     Sofistike bireysel suçların işlenebildiği bir toplumda Susurluk benzeri yarı resmi sofistike suçlar azalacak mıdır?
     Şimdi Türkiye bütün kirlenmişliğine, risklerine rağmen sıkıcı bir toplum değil. İleri kapitalist toplumlarda birey yalnızlaşmaya başlıyor. Sıkılıyor. Çok iyi eğitim almış insanlar bu yalnızlıktan ötürü seri katillere dönüşebiliyorlar. Küçükken bir travma geçirmiş biri için bizim toplumumuzda bir dini cemaate, bir solcu örgüte, bir faşist örgüte katılıp ruhunu tamir etmek, "Biz en iyiyiz, biz en güzeliz" demek mümkün olurken aynı insan Batı’da seri cinayetler işleyerek kendini ifade edebiliyor. Dolayısıyla sofistike bireysel cinayetler Batı toplumlarında işleniyor. Bizde adam karısını öldürüyor, ortaya çıkıp "Namusum için öldürdüm" diyor, gizlenmesi gerekmiyor. Şimdi bu kadar açık işlenen bir bireysel suçun romanı yazılmaz. Susurluk ise toplu, örgütlü işlenen sofistike suçların bir toplamıdır.
     
     "Toplu işlenen ama bireysel çıkar sağlanan sofistike, seri suçlar, cinayetler" diyebilir miyiz?
     Evet, bireysel, parasal çıkar sağlıyorlar. Topal’ı niye öldürdüler? Para için. Psikolojik nedenlerle değil. Batı’daki seri katillerin amacı ise daha çok psikolojik.
     
     "Suç anı, insanın kurallar ve kurumlar karşısında en fazla kendisi olduğu, en fazla özgürleştiği an olduğu için bir edebiyatçı, bir sinemacı olarak ilgi çekicidir, önemlidir" tezine katılıyor musunuz?
     Özgürleştiği değil ama kabuklarını kırdığı andır insan için suç işlediği an. Dolayısıyla bir kriz anıdır. Roman da kriz anlarını anlatır. Bu kriz anlarında roman kahramanlarının psikolojisi iyice açığa çıkar. Bu bize malzeme sağlar.
     
     Susurluk süreci, o dönemde işlenen suçlar da Türkiye’deki devlet geleneğinin, iktidar kültürünün açığa çıktığı, maskelerin indiği, kabukların kırıldığı bir kriz miydi?
     Evet, maskelerin indiği andı. Şimdi yeniden maske takmaya çalışıyorlar.
     



 PAZAR


Müzayedeci oluyorum, oluyorum, oldum...
‘Can sıkıntısından değil para için çeteci oldular’
Pelin ile Tan’ın düeti
Bu kahveye erkekler giremiyor
Arjantin, İran ve Tayland mutfakları bu caddede
Teşvikiye’de "taze bira"
Mahalle dedikodusu
The Marmara’da Paella Geceleri
Macar Haftası Çırağan’da başlıyor
DVD / Selim BOY
İskelede balık keyfi
Gorbi’nin sırrı
Don Juan mı yoksa Kazanova mı?
Yükselemeyen yüksek sınıf
Dünya kadınları
Bankacılar lokanta açıyor, çevirmenler para yapıyor
"Başka İstanbul yokötu...
Kendi Kunta Kinte’sinin peşinde...


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet