
|


Yükselemeyen yüksek sınıf
1950’lerde Türkiye’de yüksek sınıfın yükselmesi imkansızdı. Siz herkesin falan yerde yer-içerdik, dediğine bakmayın. Hatıra anlatanlara baksak 20 Markiz, 10 Degüstasyon, 10 Karpiç az gelir
İkinci Cihan Savaşı’na kadar yerkürenin çok küçük kısmı sanayi toplumu kimliğine sahipti: Hatta bu sanayi toplumlarının kendi aralarında da çarpıcı bünye farklılıkları vardı. Mesela Britanya adalarında tarımla ve hayvancılıkla geçinenler nüfusun yüzde on kadarını teşkil ederken; Fransa’da bu oran yüzde elliyi geçiyordu. İspanya feodalitenin kalıntılarıyla, amma okkalıca kalıntılarıyla, hükümferma olduğu bir ülkeydi. Kanlı iç savaş; sayıca kalabalık gibi görünseler de solcuların arasında bir birliğin olmadığını gösterdi. Solun iç kargaşasına bütün dünyadan gelen rengarenk solcu gönüllüler de tuz biber oluyordu. Çünkü işçi sınıfı ve şehirli nüfusu azdı. Sol olabildiğince fantezilere açık bir yelpazeydi. Hiçbir solcu lider sağdaki General Franco kadar toplayıcı olamadı. İspanya, Falanjist örgütlenmeye açıktı; bombalanan Bask bölgesi ve Madrid’le yıldızı bir türlü barışmayan Katalunya dışında; sanayi ve şehirlilik oranı düşük bir ülkeydi.
Türkiye’de o yıllarda 1 milyonu ancak bulan İstanbul dışında Ankara ve İzmir aslında iki önemli küçük şehirdi. Ülkemiz kasabalar ve köylerden oluşuyordu. Böyle bir toplumda devlet desteği de vızgelir; yüksek sınıfın yükselmesi mümkün değildi. Dünyaya açık yaşamı bir-iki sanayici tüccar aile (ama hakikaten bir-iki tane) ve bürokrasinin Hariciye Vekaleti kesimi sürdürmeye çalışıyordu. Avrupa ürünleri herkesin üstünde parça parça bulunurdu; ya ayakkabı, ya çanta, ya blucin, ya bluz vs... Yaşamda Avrupa zahmetle ve istisnai olarak ulaşılabilen bir bölgeydi. Daha çok mutfak olarak ve belirli mekanlarda vardı. Siz herkesin falan yerde yer içerdik dediğine bakmayın. Hatıra anlatanlara baksak yirmi Markiz, on Degüstasyon, on Karpiç az gelir. Sadece bir-iki aile dışında hiç kimsenin ticaret ve sanayi hanedanı kurmayı hayal dahi edemeyeceği açıktı. Bir devirde ismi geçenin, sonra nam-ı nişanı bile duyulmazdı; görülmezdi...
1950’lerde dünya değişti; Türkiye daha da değişti... Traktör kırsal bölgeyi altüst etti; geleneksel köy ağalığı bazı bölgelerde yerini çiftlik zenginliğine terk etti. Kasabalarda tüketim arttıkça yeni bir taşra burjuvası ortaya çıkar oldu. İmparatorluk eğitiminden gelme teknisyen birikimi yeni zenginliğin hizmetine girince Türkiye sanayileşmeye başladı. Tüketim artmaya, bilinçli tüketim de yerleşmeye başladı. Bugün İstanbul dünyanın kültür merkezlerinden; eski kitap ve antika pazarı hatırı sayılır büyüme gösterdi. İkinci kuşak sanayici ve tüccarların sayısı arttı. Ama hâlâ iki asırdır aynı ailenin elinde kalabilen yalı yok. Aile servetinin toplum için en manidar sayılabilecek kısmı, yani maddi kalıntılar; sanat eseri koleksiyonları, kütüphaneler henüz oluşuyor. İyi niyetli ve gerçekten bilgili koleksiyoncuların hayatı, Ayşegül Nadir gibi tipler yüzünden gölgeleniyor. Bilinçsiz antika meraklılarının bir kısmı 16. yüzyılın başıboş camilerine dadandı. Duvardan çini panolar, mihraplardan şamdanlar götürülüyor. Geçen hafta Üsküdar Valide-i Atik Camii’nin şamdanlarını götürmüşler. Basit hırsız işi değil. Sözde sanatseverlerden biri çeteye ısmarlamıştır.
Anlaşılan, Türkiye’de sınıflar ekonomik çalkantılar yüzünden yerine oturmadıkça; anormal politikalar gelgeç insanları yüksek sınıftaki insanların arasına sokup çıkardıkça; sanat eseri toplamak bir bilgi birikiminden çok, bir statü sembolü olarak görüldükçe bu gibi tatsızlıklar devam edeceğe benziyor. Çaresi ne? Sanat eserlerini gerçekten anlayabilen ve toplayanların bu gibi olayların karşısında kanun ve devlet yanında gönüllü olarak kenetlenmesidir. Medya mensuplarının hatır gönül telefonlarına aldırış etmemesi ve hukukun usulüne uygun olarak teşhir görevini yerine getirmesidir. Akdeniz’in en zengin mirasına sahip ülkeyiz. En parlak ve kültürlü bir seçkin sınıfa sahip olabileceğimiz gibi; Güney Amerika tipi zenginlere de sahip olabiliriz. Bu seçeneği Türkiye’de tespit etmek her zümrenin ve her insanın davranışına bağlıdır.
PAZAR


Müzayedeci oluyorum, oluyorum, oldum...
‘Can sıkıntısından değil para için çeteci oldular’
Pelin ile Tan’ın düeti
Bu kahveye erkekler giremiyor
Arjantin, İran ve Tayland mutfakları bu caddede
Teşvikiye’de "taze bira"
Mahalle dedikodusu
The Marmara’da Paella Geceleri
Macar Haftası Çırağan’da başlıyor
DVD / Selim BOY
İskelede balık keyfi
Gorbi’nin sırrı
Don Juan mı yoksa Kazanova mı?
Yükselemeyen yüksek sınıf
Dünya kadınları
Bankacılar lokanta açıyor, çevirmenler para yapıyor
"Başka İstanbul yokötu...
Kendi Kunta Kinte’sinin peşinde...
SAYFA BAŞI

|
|

|