21 Mart 2002 Perşembe


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




"Başka İstanbul yokötu...

     Çirozla 1940’larda tanışmıştım. Beyazıt Soğanağa’dan Kumkapı’ya inerdik dayımın oğluyla. İplere sıra sıra asılı çirozları seyretmek hoşumuza giderdi. Tanesi yüz para! Beş kuruşun yarısı. Sonra Çarşıkapı’ya uzanır, Bulgar sütçüden kaymak alıp eve dönerdik, Marmara Sineması’na, Çemberlitaş Sineması’na, Azak’a, Alemdar’a giderdik. Şehzadebaşı zaten bir cennetti. Üç film, dört film birden!
     Hafta sonları Beyoğlu. Yeni ütülenmiş takım elbiseler giyilir, ayakkabılar boyatılır, Beyazıt Meydanı’ndaki havuzun yanında sarı tramvaya binilir, yürekler kıpır kıpır, Beyoğlu’na çıkılırdı. Errol Flynn’ın "Vatan Kurtaran Aslan"ına ya da Gary Cooper’ın "Yaratılan Dünya"sına bilet alınır, film saatine kadar İstiklal Caddesi’nde bir aşağı bir yukarı dolaşılır, Butak Pastanesi’nde 35’er kuruşa kıyılarak birer krem şokola yenirdi.
     Maça giderdik bazen. Galatasaray-Emniyet, Fenerbahçe-Vefa, Beşiktaş-Süleymaniye maçlarına. Hakem ne yaparsa yapsın, bizden işiteceği en ağır söz "Gözüne gözlük!" olurdu.
     * * *
     Cem Atabeyoğlu son kitabı (ya da spor-dışı ilk kitabı) olan "Bir İstanbul Vardı"da (Kelebek Yayınları) o yılları anlatıyor. "Başka İstanbul yok" dönemini.
     Yahya Kemal ne diyordu: "Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar"... Atabeyoğlu’nun kitabı, bir milyon nüfusun altındaki İstanbul’u yaşamış olanları "şarap rengi dumanlar"a sarıyor, onları geçmişte bir daha yaşatıyor. Gözlerini Cumhuriyet bayramlarındaki fener alaylarına değil de, Bitlisliler-Romanlar kavgalarına açanlar için ise sadece bir masal.
     Şimdi bir tek simite verdiğimiz parayla Atabeyoğlu’nun anlattığı dönemlerde kaç simit alınırdı, hiç hesapladınız mı? Uğraşmayın, ben söyleyeyim: Tam 6 milyon simit.
     Değişim sadece tramvayların kaldırılmasından, Beyazıt-Aksaray arasındaki ağaçların yok edilmesinden ibaret değil. Ölçüler, değerler, yaşama bakışlar... Her şey değişiyor.
     * * *
     "Gönülleri okşayan yeşilliklerini de, o tertemiz havasını da yok ettik. Gölleri kuruttuk. Suyunu, denizini, karasını kirlettik. Gözleri ve gönülleri okşayan nesi varsa acımasızca yok ettik. Asırlaşmış ağaçları dozerlerle söküp attık; yerlerine beton yığını lüks apartmanlar diktik. Parkeli salonlarımıza ithal malı ağaççıklar koyarak evlerimizi yeşillendirmeye çalışıyoruz sözüm ona. İstanbul, İstanbul’u tanımayanların, sevmeyenlerin elinde kişiliğini yitirdi."
     Böyle diyor Atabeyoğlu. "İstanbul"un yerine rahatça "İzmir" koyabilirsiniz. "Eskişehir", "Adana", "Balıkesir" koyabilirsiniz.
     Ben ise "Antep"i rahat rahat koyabilirim. Nakıp Ali’nin sinemasıyla, Şekerci Hamdi’nin çikolatinleriyle, Zengin Ağa’nın kaynatılmış nohutuyla, meyan şerbetçileriyle, bakırcılar çarşısıyla, Kavaklık’taki sahreleriyle (piknik), Alleben kıyılarına serilmiş dokumalarıyla.
     Şimdiki Antep o yılların Antep’i mi?
     Aslına bakarsanız, "Bir İstanbul Vardı" değil, "Bir Türkiye Vardı".
     Şimdi başka bir Türkiye var. Bu Türkiye, altmış yıl öncesinin Türkiye’si değil elbette. Biz nasıl Küçükçekmece’nin topatan kavununu arıyorsak, bugünün çocuğu da yarın McDonalds’ın hamburgerini arayacak herhalde. Doğal bir şey bu.
     Özleme evet. Ama bugünü yaşayarak. Umutsuzluğa kapılmadan.
     
BİR DAKİKA ARA
     Taht’el Kale’den Emanet Önü’ne
     Cem Atabeyoğlu, kitabında bazı semt adlarının kaynaklarına da iniyor. İşte bazı örnekler:
     "Şehirde bankalar bile ayrı bir yerde toplanmıştı. Karaköy’den Şişhane’ye çıkan yokuşun başında. Bugün bile bu cadde hâlâ o zamanki adıyla, Bankalar Caddesi diye anılır.
     "Harbiye ile Osmanbey arasında Osmanlı Bankası’nın bir şube açması olay olmuştu. O kadar ki, eskiler bu bankayı bir nirengi noktası saymışlar ve bu binanın çevresini, banka sözcüğü eski yazıyla panga olarak yazıldığından Panga altı (Pangaltı) olarak adlandırmışlardı. Bugün de orası Pangaltı’dır. (...)
     "Daha niceleri var. Bizans surlarının Haliç ağzı tarafında duvarların dibinde bir semti oluşurken burası halk arasında Taht’el Kale (Kale altı) olarak anılmış. Sonra bu ad yine halkın dilinde döne dolaşa Tahtakale olup çıkmış ve günümüze kadar da bu adla gelmiş.
     "Vaktiyle şehremaneti (belediye) binasının bulunduğu semt Emanet önü diye anılmış halk arasında. Ve sonunda Eminönü oluvermiş dillerde.
     "Haliç’teki ünlü Cibali semtinin adı ne anlama gelir ki?.. Hiçbir sözlükte karşılığını bulamazsınız bu kelimenin. Semt, İstanbul’un fethi sırasında kentin surlarını buradan aşıp giren birliğin başında bulunan Cebe Ali’nin adıyla anılmış önce. Halkımız Cebe Ali’yi de Cibali haline getirmiş.
     "Üsküdar için de aynı şey geçerli. Eski yerleşme yeri anlamına gelen Eskidar adını dilimizde Üsküdar yapmışız. Sefere giden ordunun, hacca giden kafile ve sürre alaylarının uğurladıkları Kadıköy tarafındaki çeşme Selamet Çeşmesi diye anılırmış o zamanlar. Biz bugün bu çeşmeyi Selamiçeşme yapıvermişiz..."
     



 PAZAR


Müzayedeci oluyorum, oluyorum, oldum...
‘Can sıkıntısından değil para için çeteci oldular’
Pelin ile Tan’ın düeti
Bu kahveye erkekler giremiyor
Arjantin, İran ve Tayland mutfakları bu caddede
Teşvikiye’de "taze bira"
Mahalle dedikodusu
The Marmara’da Paella Geceleri
Macar Haftası Çırağan’da başlıyor
DVD / Selim BOY
İskelede balık keyfi
Gorbi’nin sırrı
Don Juan mı yoksa Kazanova mı?
Yükselemeyen yüksek sınıf
Dünya kadınları
Bankacılar lokanta açıyor, çevirmenler para yapıyor
"Başka İstanbul yokötu...
Kendi Kunta Kinte’sinin peşinde...


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet