26 Mart 2002 Salı


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Hayat atölyesi

     MURATHAN MUNGAN

Psikoloji kitaplığı
     Son yıllarda psikoloji ve psikiyatri üzerine kitapların yayımlanmasında gözle görülür bir artış var. Popüler olan yerli, yabancı kimi yazarların dağınık düzen yayımlanan kitaplarından sonra bazı yayınevleri özel diziler yapmaya başladı. Böylelikle, Türk yayın hayatının büyük bir eksikliği giderilmeye çalışılıyor. Alınması gereken birçok yazarımız olduğunu düşünerek, hâlâ edebiyatımızın önemli eksiklerinden birinin, psikolojik boyut noksanlığı olduğunu söylemek isterim.
     Metis Yayınları, bir süre önce Saffet Murat Tura yönetiminde, "Ötekini Dinlemek" başlıklı bir dizi başlatmıştı. Kitaplığımıza çeşitli psikoloji disiplinlerinin önemli dönemeç kitaplarını kazandırmayı sürdürüyor. Bu sayede, Otto Kernberg, Melanie Klein, Heinz Kohut gibi tartışma yaratan önemli adları yakından tanıma fırsatı buluyoruz.
     * * *
     Bağlam Yayınları ise, şimdilerde Ayça Gürdal yönetiminde "Düş / Düşün" başlıklı bir dizi başlattı. Ayrıca, "Psikanaliz Yazıları" başlığı altında, "düşlerin yorumu", "kadınlık", "yalnızlık" gibi temalar etrafında örgütlemiş yazılardan oluşan derlemeler yayımlıyor. Yalnızca meslekten olan insanların anlayacağı kapalı metinler değil bunlar, tersine konuyla ilgilenen herkesin kafasını açacak berrak yazılar...
     "Düş/Düşün" dizisinden son olarak "Adalet Ağaoğlu ve Roman Dünyasına Psikanalitik Duyarlıklı Bir bakış" alt başlığı altında Halûk Sunat’ın "Hayal, Hakikat, Yaratı" adlı kitabı yayımlandı. Yazarın daha önce yayımlanan "Birey Sorunsalı" adlı kitabını severek okumuştum. Yerli psikiyatrların verimleri her zaman ilgilendirmiştir beni; edebiyata yönelmeleri ise, bugüne dek ihmal edilmiş bir alanda söz alarak, önemli bir noksanı giderecekleri duygusuyla ayrı bir heyecan verir.
     Yeniyetme çocukların ve gençlerin sorunlarının gazetelerin birinci sayfalarına taşındığı bu dönemde, Talat Parman’ın "Ergenlik Ya da Merhaba Hüzün" kitabını da anmak isterim.
     Bu çeşit diziler, bu kadar çok kendini bilmez insanın yaşadığı bir toplumda, biraz olsun insanların kendilerini bilmelerini sağlasa, bu bile kardır, diye düşünüyorum.
     Psikoloji kitaplarının bunca okunmasında, sevilmesinde, yaygınlık kazanmasında önemli katkısı olan Engin Geçtan’ı ve kitaplarını özelikle hatırlatmak isterim.
     
     Transferler
     Engin Geçtan’ın Remzi Kitabevi’nden ayrılmasından aklıma geldi: Yayımcılığın sektörleşmesine ait başlıca olgulardan biri, yazar transferleri... Engin Geçtan’tan sonra Buket Uzuner de Remzi Kitabevi’nden ayrılmış. Ayşe Kulin’in de ayrılmak üzere başka yayınevleriyle görüşmeler içinde olduğu söyleniyor.
     
Kamelya, şarap, roman, bazen ölüm
     Geçen yıl büyükçe bir kamelya saksısı almıştım. Biliyorsunuz, kötü bir kış geçirdik. Geçen sabah uyanıp çalışma odama girdiğimde, bir baktım kamelyalar tomur vermiş, koyu yaprakların arasından kırmızı kırmızı gülümsüyorlar. Cam kenarındaki masamın üzerine yumuşak bir ışık düşmüş. Bazen hiçbir şey için değil, yalnızca yaşadığı için bile seviniyor insan.
     Sonra Ankara’dan bir telefon: Yeğenim Ceren. "Dayı nihayet bugün şarabımı açıp içeceğim," diyor. İlkin anlamıyorum. Doğum günüymüş. Sislerin içinden kopup gelen belli belirsiz uzak bir anı. Birden hatırlıyorum. On sekiz yıl önce Ceren doğduğunda, bir şişe şarap almıştım, on sekizinci yaşını kutlarken açsın diye. Bazı duyguların yanı sıra o an gözlerimi dolduran şeyin belirsizlik olduğunu biliyorum. İnsan olmanın ve ömrün belirsizliği. Akşamına ablam arayıp, beklemiş şarabın tadını anlatıyor.
     Romanın yavaş yavaş sonuna geldiğimi hissediyorum. Kaç yıl önce başlamıştım bu kitabı yazmaya, sonra ara verdim. Hep böyle olur. Ara ara dönüp, bölümler yazdım. Sonra gene bıraktım. Birkaç aydır ise sıkı bir biçimde kapandım üstüne. Biliyorum bitecek. Basılacak. Başkaları okuyacak ama bu kadar zaman içinde onunla benim aramda olanları kimse bilmeyecek.
     Akşamüstü, Taksim’de Han’da otururken Erol Bey geliyor yanıma. "Mehmet Abut ölmüş," diyor. Yüreğim sıkışıyor birden. "Yaşarken bir türlü tanışamadım," diyorum. O kadar istemiştim, bir türlü olmadı. Geçen yıl Emine Çaykara’nın Mehmet Abut’un anılarıyla ilgili kitabını okuduğumda, bu isteğim yeniden depreşmişti. Erol Bey, bana Abut’un gençlik resimlerini getireceğini söylüyor.
     Her şeyi zaman varken yapmak gerek. Geciktirilmiş sözler, askıya alınmış hayaller, ertelenmiş itiraflar, gerçekleştirilmeyen buluşmalar; bir gün hepsi size pişmanlık olarak geri dönmeden önce, henüz vakit varken...
     Akşam kamelyanın yapraklarını okşuyorum.
     
Kültürel etkinlikler
     Cirque du Soleil’in "Saltimbanco" adlı filmi Maya Sanat Galerisi’de gösterilecekmiş. Müzik, hareket, tiyatro ve akrobasinin karışımı olan gösteriler sahneleyen Kanada kökenli bir topluluk olan Cirque de Soleil’in birkaç yıl önce Las Vegas’ta "O" adlı gösterilerini soluğum tutularak izlemiştim. Hayatımda seyrettiğim en heyecan verici gösterilerden biriydi. Günümüzde artık sahne üzerinde yapılabilecek şeyler tükendi sanılırken, daha neler yapabileceğinin güçlü bir kanıtıydı.
     "O" insanın ufkunu açan bir işti, müziklerinin toplandığı CD’yi almıştım hemen, şu an bu satırları yazarken de onu dinliyorum. "Geyikler Lanetler"i yazdığımda, okuyup beğenenlerin çoğu, sahnelenme zorluklarından söz etmişti. Birkaç söyleşimde, "Yalnızca ülkenizin koşullarını, çağınızın olanaklarını düşünerek oyun yazarsanız, tiyatronun ufkunu açamazsınız," benzeri sözler etmiştim. "O"yu izlerken, ne kadar haklı olduğumu anlamış, oyunumun bu çeşit bir yapımla nasıl parlayabileceğini düşünmüştüm.
     Bir de komik bir hikâye: Gösterinin bir yerinde yerden on bir metre yükseklikte bir merdivenden sahne zeminindeki suya atlanıyor. Gösterinin o noktasına gelindiğinde, bu iş için ilkin seyirciler arasından bir gönüllü aranıyor. Sonra seyirciler arasına oturtulmuş bir profesyonel (çoğu kez inandırıcı olsun diye hafif toplu, tıknaz sahiden seyirci sanılması olası biri), o merdivene çıkıp alkışlar eşliğinde kendini suya bırakıyor. Bir seferinde, seyirciler arasından Sylvester Stallone’nin yetmiş yaşını aşkın annesi sahneye fırlayıp, merdiveni tırmanarak kendini sulara bırakıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi, azıcık uçuk olan bu kadının, benim bu gösteriyi izlediğim sıralarda, kırılmış bacağıyla evinde yattığı söyleniyordu.
     Dünyada yazılan kitapları okuyabiliyor, dünyada çekilen filmleri seyredebiliyoruz ama dünyada yapılan tiyatro ve benzeri sahne sanatlarını izleyemiyoruz. Bu çeşit etkinlikler bu açığın kapatılmasında küçük de olsa rol oynuyor.
     * * *
     Avusturya’nın büyük yönetmenlerinden Michael Haneke’nin filmlerinin Kadıköy BEKSAV’da gösterildiğini okudum. Geçen yıl izlediğim "Bilinmeyen Kod" ve bu yıl hayranlıkla izlediğim "Piyanist" nasıl bir sinema dahisi ile karşı karşıya olduğumuzun kanıtı. Yaratıcı yönetmenler için yapılan toplu gösterimler, onların dünyalarının kavranmasına ve filmlerinin "doğru okunmasına" çok yardım eder.
     Bu çeşit gösterileri kaçırmayın, derim.
     
Fatma Tülin Öztürk’ün Atölyesi’nde
     "Cenk Hikâyeleri" kitabımın kapağı için sağ olsun kısa zaman içinde üç ayrı resim yapıp, duvara asmış Fatma Tülin, seçmemiz için çağırdı, kalkıp gittik. Topağacı sırtlarında ferah, aydınlık bir atölye... Bu işten farklı bir heyecan duyduğunu, bu yüzden elinin hızlandığını söyleyince, her zamanki rutinlerin dışına çıkaran çalışmaları insana nasıl iyi geldiğinden, başka tür bir özgürlük alanı tanıdığından söz ettik. Sanatta disiplinlerarası ilişkiler, her zaman taze soluk, yeni kan demektir.
     Fatma Tülin’den bu kitabın kapağını resimlemesini isterken, onun resimlerinde her zaman eril bir enerji gördüğümü söylemiştim. "Cenk Hikâyeleri", erkekler dünyası üstüne bir kitap, bir kadın ressamın elinin değmesinin sürprizlerine açmak istedim. Geçen yıl Galeri Apel’deki kartpostal sergisi sırasında da resimlerinde, daha farklı bir renk patlaması gördüğümü söylemiştim.
     Fatma Tülin biliyorsunuz, bitkilerle, meyvelerle fazla ilgili bir ressam. Soğan kabuklarından, şeftali çekirdeklerine varana dek geniş bir ilgi yelpazesi var. Bu kez zencefillere takmış. Bize bir tabak dolusu zencefil gösteriyor. Fotoğraf sanatçısı Ahmet Elhan’la ortak bir projeleri varmış. Elhan’ın zencefil fotoğraflarıyla, Fatma Tülin’in resimlerini birlikte kuşatacak bir proje.
     
Bir öğle yemeği
     Hem arkadaşım, hem "hemşerim" olan Nilgül Utku ile Paper Moon’a öğle yemeğine gittik. Hiç bana göre bir yer değil; takım elbiseli ve kravatlı erkeklerle, gözünü kariyer hırsı bürümüş döpiyesli iş kadınlarıyla dolu. Daha çorbam bitmeden, kendimi sokağa atmak istedim. Bir ara Nilgül’e "Merhaba" demek için, masamıza Hande Ataizi geldi. Gene de son yıllarda yediğim en iyi profiteroldü.
     Nilgül Utku, eski yapımcı ve yönetmen Ümit Utku’nun kızı, Menderes Utku’nun ablası. Nilgül’ün halaları Mardin’de geçen çocukluğumun sevdiğim figürleridir. Şu sıralar Tepebaşı’nda "Nupera" diye bir bar restoran işletiyorlar. Müziği iyi ve yazın terası büyük keyif! Nilgül, "Nupera"yı bir biçimde sanatsal etkinliklere açmayı, mekânı çeşitli sanatsal uğraşılarla kaynaştırmayı düşünüyor. Neler yapılabileceğini düşünüyoruz. İstanbul, İzmir, Antalya’da sinema salonları var. Film yapımcılığına başlamaları gerektiğini söylüyorum. Onlar da düşünüyorlarmış.
     
Bir akşam yemeği
     Genel yayın yönetmenimiz Mehmet Y. Yılmaz, Tuğrul Eryılmaz, danışmanım Barbaros Altuğ, Beşinci Kat’ta akşam yemeğindeydik. Mehmet Y. Yılmaz, ilk kez geliyormuş Beşinci Kat’a. Tabii aslında masada konuşulanları yazmak isterdim. Eh, artık bunun için anılarımı yazacağım yaşlılık yıllarımı bekleyeceksiniz. Yani anlayacağınız daha çook bekleyeceksiniz.
     Yan masamızda Teoman vardı. Kendinden daha meşhur olanlara hiç tahammülü olmayan Tuğrul Eryılmaz, (ki sıkı bir mazoşist olduğu için, sürekli meşhurlarla gezer) benim varlığımdan rahatsız olduğu yetmiyormuş gibi, bir de Teoman’ın mekândaki varlığından rahatsız oldu.
     Teoman, bu hafta Kahire’ye gidiyormuş, "Bana Kahire’nin mor gülünü getir," dedim. Sağ olsun benim "cover" albümde "Ağır Kapı"yı seslendiriyor. Ayrıca Teoman’a yeni bir şarkı sözü verdim. Henüz üzerinde çalışmamış. Normalde bu kadar erken bir haberi vermek istemezdim size, eğer gece eve geldiğimde, hoş bir rastlantı olarak, e - postamda bu sözlere yapılan bir slayt gösterisini bulmamış olsaydım... Daha önce, "Öküz" dergisinde yayımlanan bu şarkı sözü, siyah - beyaz eski İstanbul fotoğraflarına eşlik ediyor. Ama gölgesiz mutluluk olmuyor: Şarkım alıntılanırken, "dahi" anlamına gelen "de"nin bitişik yazılması, Internet’te dolaşan metinlerde sizin gözünüz gibi koruduğunuz Türkçenize neler yapıldığını hatırlatıyor.
     Gecenin sonrasında Barbaros’la Barbahçe’ye indik. "Lady’s Night" varmış. Haliyle lezbiyen çiftler ağırlıktaydı. Bu gece için konuk dj’leri Beyza’ymış. Elektronik gitar çalan rockçı kadınlar gibi, kadın dj görüntüsü de "ortalama algıyı" zorluyor. Ben ilk kez dinliyorum çaldığı müziği, tanıştırıldığımızda, "Aynalı Pastane"nin aynasının içinden kendisinin de geçtiğini söyleyen Beyza, güzel "club music" yapıyor.
     Hangi arada, ne zaman yazı yazdığımı merak eden okurlar, inanın ben de bilmiyorum!
     Zaten kim kendi hakkında her şeyi bilebilir ki?
     
     Yazara e-mail
     
     



 KÜLTÜR & SANAT


Baleden pornografiye...
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Üçlü buluşma
Ölüm döşeğinde
İtici gruptan çekici albüm
Romancı enflasyonu var mı?
Edebi seks işçisi
Kendimi sahnede çıplak hissedeceğim!
Hip - hop’tan Muhammed Ali’ye
Üçüncü raundda nakavt
Çoğalan estetiğin çekim gücü
Müziğin Ardındaki giderek büyüyor
Depresyon çağı bitti psikozdayız!
Sorumluluklarımız ve tiyatro
Kadınların mavi gökleri
Bir zamanlar kraliçeydi
Tuhaf dünyaların sakin yaratıcısı
Serge’in sinema şarkıları
Sürprizsiz gerilim
Şaman heykeltraşın yolu
Kültürün istenmeyen adamı
Son karedeki hüzün
San Remo 2002’den aşk mesajları
10 yıldır sularda
Mücevherlerin tacı pırlanta
Alternatif oyuncu eğitimi
Yeni bir tanışıklık
Bir ustanın anısına
Katil kim?
İyi çekilmiş ama...
Haftanın albümleri
Yarışma Kültürü
Kaldırımlar, sahne ve küreselleşme
Hayat atölyesi
Portakal Ailesi ve "Yeni Sayfa"
Yeni yayınlar


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet