
|


AB başöğretmen ise, biz de çıtkırıldımız (1)
Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında tam bir sağırlar diyaloğu yaşanıyor. Her iki taraf arasında tam bir "yaklaşım özürlü" durum yaşanıyor. Birbirimize, ne söylememek gerekiyorsa söylüyoruz. Uzlaşı aramak gerektiği yerlerde çatışmayı seçiyor, güzel sözler duymak istediğimiz anlarda birbirimizin nasırına basıyoruz.
Ne AB, Türkiye’nin duyarlılıklarına dikkat ediyor, ne de Türkiye AB’nin ilkelerini ciddiye alıyor.
İki günlük yazı dizisinde bu tehlikeli gidişi anlatmak ve dikkatinizi çekmek istiyorum.
AB: Başöğretmen tutumunu sürdürüyor Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışı hep aynı.
Türkiye onların genel demokrasi, insan hakları gibi kavramlarına oturmuyor. AB kamuoyu (bunun içine parlamentolarını, medyayı, sivil toplum örgütlerini koyuyorum) Türkiye’yi tüm komşularıyla kavgalı, militer yaklaşımlı, ırkçılık noktasına vardırılacak kadar (aşırı) milliyetçi, merkezi devletçi, özgürlükleri kısıtlayan ve devletin çizdiği her türlü sınırı aşanları sert yasalar ve asker-polis gücüyle cezalandıran bir ülke olarak görüyor. Bu izlenim, uzun yılların bir birikimi. Tarihten gelen önyargılar kadar, Türkiye aleyhtarı grup veya kesimlerin propagandaları ve Ankara’nın bilinçli olarak uyguladığı bazı politikalar da bu izlenimin oluşmasında çok rol oynamıştır.
Avrupa ne yazık ki Türkiye’nin özellikle 2000 yılından sonra (siyasal İslam hareketinin engelenmesi, Öcalan’ın tutuklanması, PKK’nin silahlı mücadeleyi bırakması, Hizbullah’ın dağıtılması ertesinde) kabuk değiştirişini bir türlü anlayamamıştır.
PKK ve Hizbullah terörünün bitişiyle birlikte toplumun rahatlaması, demokratik adımların atılması, önemli reformların gerçekleştirilmesi AB kamuoyuna doğru dürüst yansıtılamamıştır.
Durum böyle olunca da AB’nin eski ve geleneksel tutumu değişmemiştir. Türkiye’ye ancak "baskı ile bir şey" kabul ettirilebileceği anlayışı (ne yazık ki bu anlayışın yayılmasında ülke olarak büyük ölçüde katkıda bulunmuşuzdur) sürdürülmüştür. Yani bir başöğretmen edasıyla, sürekli "Şunu yapın, bunu yapmayın" denmiş, özellikle kamuoyuna yönelik konuşmalarda hiçbir dikkat sarfedilmeden, sanki direktif veriliyormuş gibi bir dil kullanılmıştır.
Avrupa Parlamentosu kararları bu tutumun en açık örnekleriyle doludur. Milli parlamentolar, medyadaki haber-yorumlar da dahil hep aynı tondadır.
Medya ile sivil toplum örgütleri ve parlamenterleri, hadi bir yana bırakalım. Bunlar bağımsızdırlar, istedikleri gibi konuşurlar ve engellenemez diyelim...
Peki, bazı resmi etiketli AB’lilere ne demek gerekir?
Onların söylediklerini nasıl yorumlamalıyız?
Türk toplumu aşırı alıngandır. Bunu da kabul ediyorum. Ancak, böylesine duyarlı bir toplumun nasırına basmak için özel bir çaba gösterirmiş gibi hareket etmenin mantığını da bulamıyorum.
Eğer bu mantık veya gizli amaç Türk kamuoyuna antipatik görünmek, tepki toplamak ve bu şekilde AB-Türkiye ilişkilerini zedeleyip, Türk halkının hevesini kırmak ise, bravo. Gerçekten başarılı bir strateji sürdürülüyor, diyebilirim.
AB devletleri ayıp ediyorlar... AB devletleri Helsinki’de Türkiye’yi aday konumuna soktuktan sonra, ya yaptıkları hatadan (!) dönmek veya işi geciktirmek için, Türkiye’yi görmezden gelmeye özen gösterir oldular. Sanki kazara ayıp bir karar almışlar da kamuoylarından utanıyorlarmış gibi bir davranışa girdiler. Türkiye’yi desteklemek veya Türkiye’ye yakın görünmenin oy kaybına neden olduğunu, en azından kendi kamuoylarına ters düşmek anlamına geldiğini bilen hükümetlerin bir bölümü "Türkiye’yi döverek yola getirme" görüntüsüne girmeyi tercih ettiler. Diğer bir bölümü, tam sipere yattı. Ağızlarını açmamayı yeğlediler.
Bir tek ülke dahi, genelde "Türk" unsuruna ters bakan kamuoyunu "olası bir Türk katılımına" gerektiği gibi hazırlamadı.
Bir tek ülke dahi, kamuoyuna "Tam üyelik Türkiye’nin hakkıdır" demedi.
Çok kalabalık dev gibi büyük ve Müslüman bir Türkiye hakkında oluşmuş önyargıları veya zincirleri kırmaya yardım edecek hiçbir adım atmadılar.
Bu tutumlarından dolayı ayıp ettiler.
Onlar böyle de biz farklı mıyız? Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yaklaşımı özürlü de bizim onlara bakışımız, yaklaşımımız ve kullandığımız dil sanki çok mu iyi? Onlar üstlerine düşeni yapmıyorlar da acaba biz yapıyor muyuz?
Onlar bizi barbarlıkla, militanlıkla, uygar dünyanın demokrasi ve insan hakları ölçülerine uymamakla suçluyorlar.
Biz de onları samimiyetsizlikle, egoistlikle, çifte standartçılıkla suçluyoruz.
Onlar kendi kamuoylarını hazırlamıyorlar, biz kendi kamuoyumuzu onların aleyhine kışkırtıyoruz.
Bugün madalyonun AB yüzünü anlattım, yarın da aynı madalyonun Türkiye yüzünü anlatmaya çalışacağım.
Sonucu sizlerin çıkartmasını isteyeceğim.
mbirand@attglobal.net
SAYFA BAŞI

|
|

|