27 Mart 2002 Çarşamba


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




AB için büyük kavga vermek zorundayız (2)

     Dünkü yazımda, Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye yaklaşımındaki çarpıklıkları anlatmaya çalışmıştım. Türkiye’ye yönelik yaklaşım, kullanılan kelimeler, duyarlılıklara hiç dikkat etmeyen, başöğretmenleri andıran bir tutum.
     Avrupa Birliği’ne üye ülke devletlerinin Türkiye’ye yönelik bakışlarını şöyle anlatabilirim: "Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ni yerine getireceğinden hiç ümidimiz yok, ancak bir deneyelim bakalım..." şeklinde.
     Bundan dolayı da ne kendilerini ne de kamuoylarını hazırlamak zahmetine girdiler. Sonuçtan ümitsiz seyirciler gibi, gelişmeleri uzaktan izliyorlar. Hiç yardımcı olmadıkları gibi, tutumlarıyla işleri güçleştiriyorlar.
     AB böyle de acaba biz farklı mıyız ?
     Hayır.
     AB’deki "Türkiye aramıza girmemeli" diyenlerle, Türkiye’de "AB’ye girilmemelidir" diyenler arasında hemen hemen hiç fark yok. Hatta aralarında gizli bir ittifak varmış gibi davranıyorlar. Birbirlerinin işine yarayacak gerekçeler üretiyorlar. Birbirlerini kışkırtacak ne varsa yapıyorlar.
     
Türk tarafı da AB’den farksız
     Türkiye de AB gibi bu oyunu çok farklı oynuyor.
     En basit eleştiride dahi "Ben Türküm sen kim oluyorsun da bana böyle şeyler söylüyor, eleştiri yapıyor, neyi değiştirmem gerektiğinin dersini veriyorsun?" tepkisini gösteriyoruz.
     Daha da önemlisi, AB’nin sinsi bir kampanya ile Türkiye’yi teslim almak ve bölmek amacıyla bazı isteklerde (ödünlerde) bulunduğuna inanıyoruz.
     Kopenhag Kriterleri’nin sadece Türkiye’ye dayatılmadığını, bunların bütün aday ülkeler için geçerli koşullar olduğunu bir türlü kabul etmiyoruz.
     Unuttuğumuz diğer bir husus da tam üyelik isteyen tarafın (AB değil) Türkiye olduğu ve Kopenhag Kriterleri’ne nasıl uyum sağlıyacağımızı da yazılı olarak karşı tarafa bildirip söz verdiğimizdir.
     Türkiye’deki tartışmalara bakacak olursanız, sanki Türkiye dünya üzerinde bulunmaz bir İngiliz kumaşı, AB’nin vageçemeyeceği bir ülkedir ve Türkiye’yi tam üye olması için kolundan çekip sürükleyen taraf AB’dir... Sürüklerken de nereden çıktığı bilinmeyen birtakım isteklerini Türkiye’ye zorla kabul ettirmektedir.
     Türkiye nedense henüz gerçeklerin neler olduğunu kabul etmek dahi istemiyor. Durum böyle olunca da ilginç bir mantıkla karşılık veriyor:
     n Türkiye, özel koşulları olan, bölgenin değeri paha biçilmez, son derece önemli bir ülkesidir. Bu kadar değerli bir ülkeyi almak sizin için çok büyük bir kazançtır. Bundan dolayı, ya esnekleştirin veya Kopenhag Kriterleri’ni değiştirin ve Türkiye’yi özel koşullarını dikkate alarak kabul edin.
     Bu mantık işlemedikçe sinirleniyoruz. Sinirlendikçe, yeni yöntemler oluşturuyoruz. Verdiğimiz yazılı sözleri yerine getirmekte zorlandıkça, yapıyormuş gibi davranıp, aslında yine bildiğimizi okuyabileceğimiz, bize özgü uyum yasaları yazmaya başlıyoruz. Şark kurnazlığı ile işi idare etmeye çalışıyoruz.
     Ancak olmuyor. Karşı taraf da aptal olmadığını için, kabul etmiyor. Kabul etmeyince de tepki gösteriyoruz. Oradan tepki çıkınca biz daha fazla sinirleniyor ve "Bizi bölmeye çalışıyorlar... Şerefsizce teslim olmak yerine, AB’yi reddedelim" söylemine giriyoruz.
     Yani tam bir karmaşa.
     
Bunlar samimi değil, ne yapsak almayacaklar...
     Tartışmalar arasında Türk kamuoyunun en çok kullandığı bir diğer saptama da AB’nin samimiyetsizliği ve Türkiye ile oyun oynadığı inancı.
     "Avrupalılar ırkçıdır ve Türkleri sevmezler. Samimi değiller. Türkiye ağzıyla kuş tutsa dahi, yine başka gerekçeler bulup tam üyeliğini engelleyecekler. Böyle olduğuna göre, neden ödün verelim?"
     Ne kadar yanlış bir mantık.
     Her şeyden önce, Kopenhag Kriterleri’ne uymanın, AB’ye ödün vermek anlamına gelmeyeceğini bir türlü kabul edemiyoruz. Bu kriterlerin, AB olsun veya olmasın Türkiye için gerekli olduğunu, er veya geçte olsa bunları toplumun sağlığı için uygulamak zorunda kalacağımızı düşünemiyoruz.
     Gelelim şu samimiyet konusuna...
     Bu ilişkilerde "samimiyet" diye bir unsur yoktur. Ülkeler için önemli olan samimiyet değil, çıkarlarını iyi hesaplamaktır.
     AB ülkelerinin Türk adaylığını hafife almaları, heyecan göstermemeleri ve kriterler konusunda duyarlı davranmaları da son derece doğrudur. Zira, Türkiye gibi dev bir ülkenin AB’ye katılması diğer ülkelerin aleyhine sonuç verecektir. Ortadaki pastaya yeni bir boğaz (hem de koskoca bir boğaz) eklenecektir. Biz olsak, pastadaki payımızın küçülmesinden memnuniyet duyar mıydık?
     
Hakkımızı, zorla dahi olsa almalıyız...
     Türk kamuoyunun anlayamadığı önemli bir unsur, Türkiye’nin AB’ye zorla katılmak zorunda olduğudur. 1963’te imzalanan anlaşma bu hakkı Türkiye’ye vermiştir. Tam üyelik de Türkiye’nin zenginleşmesi, bölgede ve uluslararası ilişkilerde saygınlığının artması anlamına gelecektir.
     AB, bugünkü fakir (alış gücü çok zayıf) Türkiye’ye muhtaç değildir. Tam aksine, Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu gibi tehlikelerle dolu bir bölge ile kendi arasında Türkiye’nin tampon bölge oluşturmasını tercih dahi eder.
     Bundan dolayı arslanın ağzındaki lokmayı bizim zorla almamız gerekiyor.
     Mücadele edeceğiz, AB kamuoylarını iknaya uğraşacağız. Hükümetleri zorlayacağız. Hakkımızı arayacağız. Ama biz kendi kendimizle uğraşıyoruz. Oysa, her şeyi bırakıp karşı tarafla mücadeleye girmemiz lazım.
     İşte iki günde sizlere madalyonun iki yüzünü de göstermeye çalıştım.
     Biz de AB de abuk sobuk bir gidiş içindeyiz.
     AB’nin tuzu kuru olduğu için o kadar etkilenmeyecek belki, ancak Türkiye çok kaybedecek. Birilerinin artık bu doğruları görmesi gerekiyor.
     Siz ne dersiniz ?
     Eğer bir fikriniz varsa yazın bana, tartışalım...
     
     mbirand@attglobal.net
     




 SAYFA BAŞI 





Taha AKYOL
Türkiye'nin neresi model?

Melih AŞIK
Cepten uyarı

Fikret BİLA
Yılmaz: Türban yasağı değişmez

İpek CEM
AB’de alternatif aramayalım

Hasan CEMAL
Ekonomide bıçak sırtı: Arjantin tehlikesi bitti mi?

Güneri CIVAOĞLU
10. yıl... 100. yıl

Abbas GÜÇLÜ
Vakıf üniversiteleri neler yapıyor? (2)

Hurşit GÜNEŞ
Türkiye yabancı sermaye çekmede 52’nci!

Nail GÜRELİ
Rüyada bile uyanık olmak

Sami KOHEN
Zor(aki) görev...

Mehmet Y. YILMAZ
Herkesi kendimiz gibi zannederiz...

Meliha OKUR
Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllar

Tuncay ÖZKAN
Derin ilişkilerin sığ devleti

Hasan PULUR
Bilmeyenler ve bilenler...

Meral TAMER
Biz 80’lik liderlere müstahakız!

Ece TEMELKURAN
Marazını sevdim!

Tamer HEPER
Hakkını kullanacak ama şimdi değil

Güngör URAS
Savunma için ‘zorunlu harcamalar’ devam ediyor

M. Ali BİRAND
AB için büyük kavga vermek zorundayız (2)

© 2002 Milliyet