
|


Eveeet, evet...
B undan 42 yıl önce de, yine Milliyet için ilk yazıyı yazıyordum. Peyami Safa Milliyet’ten ayrılmıştı. Ali Naci Karacan’ın ölümünden sonra gazetenin sahipliğini devralmış olan oğlu Ercüment Karacan; hem kendisinin minikliğini bilen, hem de babasının yaştaşı ve dostu olan ünlü kalemlerin gazetedeki iri gölgelerini dengeleme güdüsüyle; Peyami’nin yerine, henüz adı boyunu aşmamış genç bir yazar oturtmaya heveslenmişti.
Ben o sırada Ankara’dan Akşam’a "Taş" başlığıyla küçük fıkralar yazıyordum.
Dostlar beni önermişlerdi Karacan’a...
***
Yıl 1959’du. Bendeniz 32 yaşımı bitirmek üzereydim. Galatasaray Lisesi’nin Pilav Günü’nde, Abdi İpekçi’yle okulun bahçesindeki banklardan birine ata biner gibi karşılıklı oturmuş ve durumu görüşmüştük.
Ve ben İstanbul’a taşınmış, gazetede Peyami Safa’nın odasına yerleşmiş, "Taş" başlığıyla Milliyet’te yazmaya başlamıştım.
Babamın sınıf arkadaşı olan Ref’i Cevat Ulunay’la odalarımız yan yanaydı. Bayram adında sevimli ortak bir odacımız vardı.
Ref’i Cevat 70 yaşındaydı. Benim bugünkü yaşımdan 5 yıl daha küçüktü.
***
Aradan geçen 42 yıl...
Yeniden Milliyet’e ilk yazıyı yazıyorum.
Bendenizin, kaybolmuş dostların gitgide koyulaşan özlemi ötesinde, geçmiş zamana kepçesini uzatmaya çalışan bir nostalji tutkum yoktur.
Yaşlı insanlar, geçmiş yıllarda kalmış gençliklerinin hayalini nakışlama avuntusuyla, ellerinde olmadan övüp dururlar eski zamanları ve Osmanlı edebiyatına da meraklıysalar, usulca mırıldanırlar:
"Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer."
***
42 yıl öncesini bir an geri getirsek...
Ne televizyon var, ne faks, ne bilgisayar, ne internet, ne cep telefonu, ne viski, ne yabancı sigara, ne büyük mağaza, ne gazozlu meyve suları vs.
Sadece "Türk’e Türk propagandası" yapıp duran bir devlet radyosu...
Ancaaak...
Ancak gazete manşetleri yine aynı: "Hükümet zor durumda - İsmet Paşa ‘sizi ben bile kurtaramam’ dedi - Asayiş sorunları büyüyor"...
***
42 yılda neler oldu?
Türkiye rezalet bir fiyaskoyla 20. yüzyılı da ıskaladı ve "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan’ın bile 57 basamak altına düştü.
Bu fiyaskonun temel nedenleri henüz çağdaş bir berraklıkla gündemlere taşınmış dahi değil.
Neden Türkiye kendi gerçekleriyle yüz yüze gelmeyi bir türlü göze alamadı ve evrensellikten kopuk bir sanallığın hipnozları içinde, megalomanyak ve demagojik bir sayıklamanın çarmıhına gerili kaldı?
Çünkü efendim Türkiye’nin tarihinde ne matbaa vardı, ne gazete, ne nesir edebiyatı, ne de yazar...
Türkler hem köylülüğü bir türlü aşamıyorlardı, hem de kendi anadillerinin "yazı" boyutundan kopuktular.
Ve "yöneticiler" kavramıyla, "egemenler" kavramı arasındaki farklar, saydamlaştırılmıyordu.
Örneğin apartmanların da "yöneticileri" vardı. Onlar apartmanların "egemenleri" miydiler?
İsveç’in yöneticileri, İsveç’in egemenleri miydiler?
Türkiye’nin yöneticileri, Türkiye’nin egemenleriydi.
Bu arada "bağımsızlık" hareketlerinin, silah piyasalarının büyümesine neden olan hareketler olduğu da gözden kaçtı. Siz silah alımlarında dünya birincisi olursanız, ne kadar yatırım yapabilirsiniz ki içeride?
***
Eveeet, evet...
42 yıl sonra yine Milliyet’te ilk yazı... Bendeniz 32 yaşımı bitirirken henüz dünyaya gelmemiş bulunan, bir "yazı" sevdalısı olduğunu bildiğim Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz’la bu kez evde konuştuk. Bir şampanya içtik karşılıklı...
Milliyet’in sürmanşetindeki özenli "Çetin Altan..." reklamlarına şöyle azıcık dalarak baktığımda, gönlümün görünmeyen gözleri de buğulandı galiba...
"Yazı"ya layık olabilme çabalarıyla geçmiş bir kalem serüveninin son parantezi de, sıskalaşan bir yaşam takviminin son yaprağıyla birlikte, yine Milliyet’te kapansın isterim artık...
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|