
|


Kopuk kopuk
Bruxelles’de gecenin biri. Bir araba gider büyük caddelerden. Arabanın içinde bir adam, bir de gencecik bir kız... Gider gider araba, gidecek yer bulamadan. Ve hâlâ gider gider araba karanlıklar içinde; Bruxelles’de, saat gecenin birinde...
Aylardan nisan, sıcacık güneş inmiş Akdeniz kıyılarına. Eir Hod’da bir adam, bir de kadın, bir de kaplumbağa... Kadın liseli bir nişanlı, adam delikanlı, kaplumbağa bebektir. Yeni başlamışlar gibidir yaşamaya... Ve dönmeyen bir değirmen durur Kudüs’te. Önünde sigara içer bir adam. Ve hâlâ durur dönmeyen değirmen Kudüs’te ve hâlâ orada sigara içer adam...
* * *
Bir telefon çalar New York’ta, bir otelin yirmi ikinci katında.
- Alo...
Bir alo ki ılık, bir alo ki otel yalnızlığının en acısı üzerine dökülmüş. Bırakır kalemi kağıdı adam, giyiniverir. Alo’yu bulmaya gider adam. Ve aydınlanır sabaha karşı New York, aydınlanır adam. Hâlâ aydınlanmadadır New York ve hâlâ Alo’nun yanındadır adam.
* * *
- Yine dönerim, yine bulurum seni Paris’te...
- Kal gitme, yahut götür beni de...
Kalmak ama nasıl? Götürmek ama nasıl?
Adam donup kalır orada, boynunda halkalanmış bir çift kol.
Ve bir gün dönünce Paris’e, koklaya koklaya eski yaşanmış günleri, sorarsın:
- Biri vardı ne oldu, biri vardı nerede?
Omuz silker Rue Cujas’da, Cujas meyhanesinin garsonu:
- Birkaç ay önce Seine’e attı kendini, boğuldu.
Durur da merdivenli duvarların dibinde, bakarsın köprülerin altından akıp giden çamurlu Seine Nehri’ne...
Sağında bıraktığın adam durur, boynunda halkalanmış bir çift kol:
- Kal gitme, yahut götür beni de...
* * *
Usul usul bir at dolaşır aysız, yıldızsız bir gecede. Karanlıktan daha karanlık ağaçlar sallanırlar. Bir adam basar gaza.
Sonra maviler devri başlar masalın. Mavilerden daha açık maviler, mavilerden daha koyu maviler.
Adam pencerenin önündedir ve İstanbul Marmara’nın en güzel saatindedir.
Donup olduğu yerde kalır o tablo.
* * *
Biraz önce Kandehar’da gördüm o adamı. Haziranın yirmi ikisi gecesinde. Han bozması bir otelin yüksek tavanlı taştan odasında. Bir kapı aralandı:
- İçkin var mı?
- Var.
- Şerefine. Senin doğduğun gün bugün.
Ve hemen kapandı kapı. Kandehar’da han bozması bir otelin yüksek tavanlı taştan odasında...
Kaç yüz tane adamdır, bu karşılıklı binbir küçük aynada ayrı ayrı akseden?
* * *
Biri kaybetmiş San Francisco’da yolunu, hâlâ yürür. Biri hâlâ Kasımpaşa’da bir odada. Biri Sirkeci’de unuttuğu kavrulmuş kestaneleri düşünür.
Biri Cihangir’dedir. Pembe pembe ışıkların içinde. Biri Doğu Berlin’de bir birahane içinde. Biri Mamaya’da dolaşır. Biri Nice’de, biri Brighton’da.
Ve hepsi kalakalmışlar girdikleri çerçevede.
* * *
Birer kart mı göndersek, toplanıp da gelseler. Birer selam mı göndersek, alıp da sevinseler...
Güneşin battığı su kemerleri, Selimiye avlusunun güvercinleri... Sarayiçi, Tunca... Bursa’da Çekirge akşamları, Karşıyaka’nın atlı tramvayları...
Erenköy, İçerenköy, Çamlıca...
Her yılın ayrı anısında, sessizce dururlar yan yana...
Ve kavgadan dönerken gün bitince ve geceleri kitaplar arasında can sıkılınca, el sallarlar Zeynep’in bir lokmacık terlikleri ucundan...
NOT: 35 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kopuk kopukötan...
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|