
|



Oooo, mooo, iğne battı, canımı yaktı...
Öteden beri Türkiye’de, eskimeyen, aşınmayan, pörsümeyen, güncelliğini yitirmeyen, en elektrikli ve her dem taze konu, "dinin siyasete alet edilip edilemeyeceği" konusu...
Sınıf ayrımına dayalı parti kurmanın yasak olduğu bir İslam ülkesinde; mesleksiz yoksul yığınların, tepkilerini geleneksel "Cami" odağında kenetlenerek göstermeleri doğal...
Vaktiyle 36 padişahtan 14’ünün devrilmesinde de "medrese"nin rolü büyük olmuştu.
I. Selim’den sonra, "Halife"liği üstlenen Osmanlı padişahlarına karşı muhalefeti, her biri bir tarikat lideri olan "Velîöler temsil etmeye başlamıştı.
17. yüzyılda ise Küçük Kadızade Mehmet Efendi, hem tarikatları, hem "Velîleri", Şeriat’a ihanetle suçlamaya başlamış ve;
- Peygamber Efendimiz’in yaşam biçimini aynen benimsemeliyiz; onun gibi giyinmeli, onun gibi elimizle yemek yemeliyiz; tahta kaşık kullanmak dinimize aykırıdır, türü suçlamalarını yoğunlaştırmıştı.
Bunun üstüne, Kapalıçarşı’daki kaşıkçı esnafı da, Kadızade’ye karşı ayaklanmıştı.
* * *
Osmanlı tarihinde "din - siyaset" ilişkilerinin yarattığı garip ve tutarsız tefrika, şaşırtıcı bir "sürrealist resim" sergisini andırır.
Yine o dönemlerde bitmeyen bir tartışma da, üç ayrı meyve suyundan yapılan "müselles" şerbeti içmenin, "haram" sayılıp sayılmayacağı konusundaydı.
Bir gün bir imam, camide:
- Müselles içmek, demiş, haram değildir.
Hemen ertesi sabah adamın biri, cami avlusunda "müselles" satmaya başlamış. İmam bunu görünce fena halde bozulmuş:
- Bre izansız herif, burada müselles satılır mı, demiş.
- Ee hocam, haram olmadığını daha dün sen söyledin.
İmam:
- Sersem herif, demiş, evlilik de haram değildir ama, cami avlusunda yatılmaz.
* * *
Yönetici egemenlerin refahıyla, yönetilen kitlelerin yoksulluğunu, "Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için" diyerek, aynı torbada çalkalayalım ve asla dini siyasete karıştırmayalım...
Karıştırmayalım arkadaşlar, karıştırmayalım...
Helalinden de olsa cami avlusunda aşk yapmayalım, Meclis’te de ezan okumayalım, elbirliğiyle ülkemizin kalkınmasına çalışalım...
Hah şöyle...
Herkesin hoşnut olacağı biçimde formüle ettik konuyu, öyle değil mi?
Salatadan daha çok seviyorum yoğurdu;
Anamın işi varmış, beni babam doğurdu...
* * *
İnsanların mesleksiz olduğu ülkelerde, şatafatlı yaşamanın tek yolu, politika... Hele bir de iktidara gelinebilirse...
Amaç, halkı kanatlandıracağım vaatleriyle, kendini kanatlandırmak olduğu için de; muhalefetle iktidarların ilişkisi, sağırlar diyaloğuna benzer.
Vaktiyle bir Protestan papazı, mahzendeki şarapların azaldığını görünce, zangoca bağırmaya başlamış:
- Kim içti bunları hey?..
Zangoç:
- Sesiniz duyulmuyor, diyormuş.
Papaz:
- Nasıl duyulmaz canım, demiş. O kadar bağırıyorum...
- Gerçekten duyulmuyor. İsterseniz yer değiştirelim de, bir de siz deneyin...
Yer değiştirmişler. Bu kez zangoç bağırmaya başlamış:
- Bizim hanımı kim baştan çıkardı hey?..
Papaz:
- Haklıymışsın, hiç duyulmuyor, demiş.
İktidarlar da muhalefetlere bağırırlar:
- Ulusal birliği kim bozuyor hey?..
Muhalefetler de yanıt verirler:
- Ne söylediğiniz hiç duyulmuyor...
Yer değiştirdikleri zaman da, yeni iktidarlar bağırır:
- Milleti kim soyup soğana çevirdi hey?..
Bu kez de eski iktidar, yeni muhalefet yanıt verir:
- Hiç duyulmuyor ne söylediğin...
* * *
Hadi bu pazar da yazıyı, yüz yıl önce yaşamış olan Ruhsatî’nin güzel bir koşmasıyla bitirelim:
Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil mert belli değil
Herkes yarasına derman arıyor
Dava belli değil dert belli değil
Farkeyledik ahir vaktin yettiğin
Merhamet çekilip göğe gittiğin
Gücü yeten soyar gücü yettiğin
Koyun belli değil kurt belli değil.
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|