
|



68’lilere ve 78’lilere sorular:
Geçmiş daha geçmedi!
Bir sol örgüt kişisel iktidar saplantılarıyla nasıl faşizan bir oluşuma dönüşür? 78’liler neden yaşadıklarını yeterince anlatmıyor? O zamanın küçük çocuklarının şimdi merak ettiği şeyler var...
Biz muzu yılbaşı geceleri, yavaş yavaş yiyen çocuklardık. Her gece televizyonda çıkan siyah-beyaz vesikalıklara bakardık.
O adamların bıyıkları babamızınkiler gibiydi ve biz, bu bıyıkların "iyi adamların" işareti olduğunu bilirdik. Resimler çıkınca susardık çünkü bazıları "bizim çocuklar" olabilirdi, dinlemeliydik. Eğer anne ile baba birden ayağa fırlayıp donakalırlarsa... "Bir kişi daha kaybettiğimizi" anlayacak kadar büyük, bu kaybeden "biz"in kim olduğunu bilmeyecek kadar küçüktük...
Bir sabaha karşı da radyonun başındaki anne ile babanın mıh gibi yüzlerinden "yenildiğimizi" öğrendik. Yani biz, önce "yenildiğimizi" duyduk, yenilen "biz"in kim olduğunu ancak yıllar sonra kitaplardan okuyacaktık.
Ağlayamamış kuşaklar "(...) Suçlarını göğüslerindeki bir nişan gibi sürekli beraberlerinde taşıyan, alnı dik, kalbi gurur dolu bu devrimci erkekler, geçmişin ağırlığıyla üzerlerine örtülen bütün utanç perdelerini yırtmış, hiçbir şeyden sakınmadan, sarsıla sarsıla ağlıyorlardı... Keşke ağlayabilselerdi..." ("Gün Ağarmasa"-Osman Akınhay-Everest Yayınları)
"Doğu (Perinçek), koğuşa döndüğünde sinirden tir tir titreyerek ve ağlayarak bize nasıl dövüldüğünü anlattı. Levazım komiserimiz Daşar Karadağ, bir ‘önder’e ağlamayı yakıştıramadığını iyiden iyiye beli eden ters bir tutum takındı. Bana soracak olursanız Doğu’nun ağlaması son derece insani bir olaydı. Ama Daşar’ı da kınayamıyorum. Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarihinde, Lenin’in ya da Stalin’in ağladığına ilişkin bir kanıt yoktu çünkü! (Havariler-Gün Zileli-İletişim Yayınları)
Gün Zileli’nin "Havariler" ve Osman Akınhay’ın "Gün Ağarmasa" adlı kitapları aynı zamanlarda çıktı. Birincisi bir anı kitabı, ikincisi ise yaşadıklarını anlatmaya yeni başlamış bir kuşağın romanı. Kestirme adıyla, birincisi 68, ikincisi 78 kuşağının kitabı. Her ikisi de, hapishanelerde annesini özlemiş, ama "tarihe yön vermeye cüret ettiği" için açık açık ağlayamamış kuşakların hikayesi yani. Bu yazıyı yazan da, "bizimkileri" ancak televizyondaki vesikalıklarda görmüş bir "kız çocuğu". Tıpkı bir deniz kestanesi gibi yani; her şeye eşit mesafede. Bu yüzden, birtakım soruları olacak, mümkünse.
Zileli’ye ve 68’lilere... Samimiyetiyle su gibi akan bir kitap Havariler. Hem de şimdi ismini bildiğimiz birçok insanın "özel" geçmişiyle ilgili verdiği bilgiler yüzünden insanın merakını gıdıklayan bir yanı var. En çok da, bir sol örgütün kişisel iktidar saplantılarıyla faşizan bir oluşuma nasıl dönüştüğünü anlatması açısından önemli bir metin. Ağır işkence altında "çözülen" arkadaşlarını bir de hapishanede dövmek mesela, solculuk mudur? Zileli, Aydınlık hareketinin "önderölerinden biri olarak "suçlarını" kabul ediyor ama bir yer geliyor ki... Zileli, eşi Feyza’nın üç aylık hamile olduğunu o sırada "çocuk yapma yasağı" uygulayan parti yönetimine bildiriyor. Yasağı kendisi delmiş olan Perinçek’ten "Aldırın" emri geliyor. Bebek, "parti" (!) emriyle mezbahadan gibi bir yerde aldırılıyor. Şunu sormak isterim: Politik hatalar tamam da böyle bir "emrin" saçmalığını anlamak için aradan otuz yıl mı geçmesi gerekiyor? Ya da iktidar saplantısı sol bir örgütü nasıl değiştirir? Sol bir örgüt hangi noktada faşist bir örgüte dönüşür? İnsanlar neden susar? Bunların yanıtları, üniversite söyleşilerinde rastladığım ve bugün de aynı yöntemlerle "solculuk" yapan Stalinist ve Maocu çocuklara verilmeli. Zira "yiğit 68’liler" destanlarıyla besledikleri aşağılık duyguları altında ezilen bu çocukların deneyimlerden yararlanmaya ihtiyacı var.
Akınhay’a ve 78’lilere... "Gün Ağarmasa", artık kullanılmayan "sol söylemle", epeydir "köhne" ilan edilmiş bir dille yazılmış. "Yiğit devrimciler", "suçları göğüslerinde bir nişan gibi"... Niye böyle bir dil? Kitap, sanki 78 kuşağı içinden çıkan ve o dönemde yaşananları "aptallık" ilan eden "Bugünkü Aklım Olsaydı Kulübü"ne bir tepki olarak, çoktan "demode" ilan edilmiş o sol dille, hatta bu dili savunarak yazılmış. Kim bilir? Belki de 78 kuşağı hâlâ kendi yaşadıklarına ilişkin ortak bir dil kuramadı. Belki de zaten onlar hiç yeterince konuşmadı. İçeri girdiklerinde çocuktular, dışarı çıktıklarında ise dünya çok değişmişti. Yaşadıklarını anlatacak yerleri yoktu. Bu yüzden belki de Türkiye solunda bir "deneyim aktarımı" kopukluğu oldu. Sanki lafları ağızlarına tıkandı. Oysa o kuşağın yaşadıkları "nicel olarak" önceki kuşağa göre çok daha ağırdı. Düşünsenize; Deniz, Hüseyin, Yusuf... Bu isimleri herkes biliyor da sonraki kuşağın idamlarından kaç isim ezberinizde? Peki yaşanan işkenceleri geçiştirerek anlatmak? O niye? Sanki önceki kuşağın "yiğitlikleri" altında ezilmiş bir kuşağın yaşadığı acıları "abartmaktan" çekinmesi gibi bir şey var. Öyle mi? Bir soru daha: Siz, "olmamış gibi yapmak" zorunda kaldınız değil mi? Hiç olmamış gibi...
ecetem@hotmail.com
SAYFA BAŞI

|
|

|