
|


Hayatımın "Gönülçelenler"i
Sarıkız'ın Anıları
1981 benim oğlumu doğurduğum yıldı. Aynı zamanda Salinger’in ünlü romanı "Gönülçelen"in yayımlandığı yıl... Bu her iki olay Etiler’de aynı çatı altında gerçekleşti. Birini, dediğim gibi ben yaptım, diğerini de kayınpederim Adnan Benk kitabı Türkçeye kazandırarak yaptı. Evin arka odasında oğlumu emzirirken ara kapıyı açık bırakır, içerde kitap hakkında konuşulanları dinlerdim. En çok da romanın kahramanı genç Holden Coulfield’in ruh dünyasına ait yorumlara kulak kabartırdım. Erkek çocuğu anası olduğum için herhalde.
Ne garip rastlantıdır ki, Adnan Benk’in "Gönülçelen"i ilk tercüme edişi ise 1967’ye yani, oğlumun babasının gençlik dönemine rastlar. İnsanın, Adnan Ağabey bu kitabı sanki oğlu ve torunu için seçti diyesi geliyor. Kitaba dair yorumunda der ki: "Gözüpek, atılgan ama gene de çaresiz bir gençlik bu. Eski roman kahramanları gibi serüvenden serüvene koşmayı değil, baba ocağının sıcaklığını, baba evinin kokusunu, ‘kaçmayı’ değil ‘dönmeyi’ özleyen bir gençlik..." Adnan Ağabey, sanırım bu yüzden 3 yılımızın birlikte geçtiği kendi evini, oğlum Ali’nin "yuva" bilmesi için elinden geleni yaptı. "Bu ev ve her şey senin, bizler bu evde misafiriz. Burada barınmamıza izin verdiğin için sana teşekkür ederiz" derdi. Ya da en basiti ben "Kaşıkla ye oğlum" dedikçe, o "Hayır istediğin şekilde yiyebilirsin..." Sonrası malum, 1 yaşındaki Ali yoğurdu avuçlar, yarısını yüzüne bulardı, yarısını masaya...
Adnan Ağabey erken öldü. "Gönülçelen"i ve bu dünyayı oğluma anlatamadan. Genç Coulfield’in korkularını yorumlarken, bir gün gelip de aynı korkuları bizim de duyacağımızı hesaba katmadan. "... Bayağılığın, ahmaklığın, çirkinliğin yerleştiği büyükler dünyasını yakından tanıdıkça, silkinmek, kendini kurtarmak için daha büyük bir çabaya girer. Çocukluğun çaresizliği yanında kendi sorumluluğunu duymasının tasasını olanca acısıyla tadar" cümleleri sanki bu günü anlatır gibi.
Edebiyat dünyasının, dostlarının ve öğrencileri onun ölümüne çok üzüldüklerini biliyorum. Son öğrencisi oğlumdu ama her şey yarım kaldı. Bunun için benim üzüntüm onlarınkinden biraz daha fazla. Ali ve Ali’ler, "Bu yozlaşmış evren, insanoğluna özgü bir yer mi? Yoksa şeytanın türemesinden önceki cennet mi?" sorusunun cevabını kendileri bulacaklar. Ve böylece "Kendi tarzlarını, kendi yoksunluklarını ve kendilerini tanımayı öğrenmiş olacaklar."
"Okuyorum,
Öyleyse Varım"
Bu, Adnan Benk’in, yazılarından derlenmiş son kitabının adı. "Gönülçelenöden alıntıları da buradan yaptım. 1975 yılında Milliyet Sanat’ta yayımlanmış, Valery’ye olan "bağlılığını" anlatan yazısı da yine bu kitapta yer alıyor. Valery’yi tekrar okurken, yıllar önceki sohbetlerimizi hatırladım. Bu kitabı yayıma hazırlayan Mehmet Rifat’ın, "Rahmetlinin yazara bakarken kendini gördüğü" fikrine katılıyorum. Gerçekten Adnan Ağabey’in bir yarısı Valery idi ya da tersi.
Ve izninizle bir "dost"a teşekkür etmek istiyorum. Bize yaşamın çirkinlikleriyle, haksızlıklarıyla ve acımasızlığı ile nasıl baş edeceğimizi öğreten psikiyatr Eşber Ayaydın’a... Özellikle mesleğinin dışında gösterdiği dostluğa...
Yazara e-mail
CUMARTESİ


‘Dizinin seti türbeye döndü’
İlk ziyarette aşk
‘Takı ile giysi uymasa da olur’
Sibirya güzeli
Avrupa’yı oynatan Bodrumlu öğretmen
Kayıp kuşağın son kaybı
Haftanın Buluşma Noktaları
Ne var, ne yok?
Hayatımın "Gönülçelenler"i
Bina yansın, dekor kalsın
SAYFA BAŞI

|
|

|