
|



TV'nin gözden kaçan asıl tehlikesi
Türkiye'de televizyonun tarihi, fiilen TRT'nin kurulması ile başlar. 38 yıl olmuş. TRT her sene bu yıldönümünü çok daha şaşaalı, dikkatleri daha fazla çekecek şekilde kutlardı. Bu yıl hem "TRT'den sorumlu devlet bakanı"na atfedilen birtakım niyetler, hem de asıl fırtına koparan RTÜK dolayısıyla daha bir "low profile" gösterilmek istenmişe benziyor. "Low profile", dışarıda fırtına kopsun veya kopmasın "göze fazla çarpmama" politikasına denilir.
Fakat, "low profile" veya değil, TRT bu yıldönümlerinde hep "televizyondaki ilk belgesel"i benim yaptığım ve sunduğumu belirtmeyi unutur. Bu, "Türkiye üzerinde 1945 kabusu" başlığını taşır ve konusu da ikinci dünya harbinin bitiminde Türkiye üzerinde, özellikle Boğazlar konusunda girişilen baskılardır. Bunu söylemek belki bana düşmez ama hem o, hem de onu izleyen birkaç belgeselimden "Solda ve Sağda Vuruşanlar" büyük ilgi ve beğeni kazanmışlardı. Kopyaları da mı kaybolmuştur acaba?
"TIRT Osman" Gerçek şudur ki, o günkü ilkel TRT televizyonu ile bugünkü dört başı mamur TRT televizyonu arasında dünya kadar fark vardır. O zaman ki Ankara TV'si Mithatpaşa Caddesi üzerindeki küçük bir bodrum katındaydı. Zaten müessesenin ne ipi vardı ne de sapı... Genel Müdür bu belgeseli benden istediğinde yanıma sadece Selim Esen adında genç ve iyi yetişmiş bir eleman vermişti. İki kişi... Bütün işi biz ikimiz yapmıştık. TRT'nin bürolarında o zaman en sık Che Guavera portrelerinin görüldüğünü hatırlarım. TRT kurulduğunda İsmet İnönü Hükümetlerinden biri iktidardaydı. Osman Bölükbaşı bu TRT'ye öylesine taktı ki, en sonunda adı TIRT Osman'a çıktı. 1965'teki iktidar değişikliğiyle birlikte TRT'nin kontrolü Kurt Politikacıya verildi ama, belki tarafsızlığından daha da çok kaybetti.
Daha sonraları TRT televizyonu ile ilişkilerim zaman zaman devam etti. Sanırım bir iki belgesel daha yaptım; asıl, bazı programlarında yer aldım.
Son yıllarda ilişkilerimi tamamen kestim. Televizyonda hiçbir zaman "özel saat" sahibi olmadım ama bazı tartışmalara katılırdım. Şimdi onların da hepsine son verdim. Bundan dolayı Mehmet Ali Birand, Taha Akyol, Hakkı Devrim gibi yakın arkadaşlarım veya başka kanallardan yöneticiler alınganlık gösteriyorlar, hatta darılıyorlar, ama bunun şahıslarla bir ilgisi yok. Ben Türkiye'de televizyonun bugün aldığı şekilden şikayetçiyim ve benim düşüncelerimi öğrenmek isteyen, köşemi okur, diyorum. Nitekim onlar da öyle yapıyorlar. Bütün dünyadaki gibi... "Köşe yazarı" köşesinde bulunup okunur. Bazen gazetede bu, bir pasif korunmacı maharetiyle gizlense bile...
Bizde televizyon, ilginç fikir ve haberlerin yayım sahası olma niteliğini kaybedip, çabuk yoldan şöhret olmanın aleti haline getirilmiştir. Başka çok yerde televizyon şahsiyetleri ile basın şahsiyetleri değişik kimseler olduğu halde bizde şöhreti hedefleyen basın mensubu bir yolunu bulup, postu ekrana atmaya çalışıyor. Daha zahmetsiz olduğu için her halde... Bu yüzden de seyirci ekranda hep, aynı kimseleri pek de değişik olmayan laflarıyla buluyor.
Bunun tehlikesi şuradadır: Sanıldığının aksine bizde televizyon bir kamuoyu oluşturmuyor; gelişigüzel bir kamuoyunu geçici bir süre bazı sansasyonel konular etrafında, saman köpüğü gibi birleştiriyor, daha doğrusu uyutuyor.
Yani bugünkü Türkiye'nin meselesi Turgut Özal'ın öldürülmüş mü, yoksa ölmüş mü olduğudur?
Bunu vaktiyle basın "Veliaht Yusuf İzzettin Efendi öldü mü, öldürüldü mü?" tarzında tefrikalarla yapardı ama ben henüz çocuktum ve bunları da ihtiyar ninem okurdu.
O günlerde toplumun siyasi, sosyal, ekonomik meseleleri üzerine ağırlık koymaları ise çocuklarla, ninemlerden oluşan vatandaşların işi sayılmazdı. Belki bunu artık onlar dahi yapmadıklarından bu konudaki bir ağırlığı bizde hiç kimse ciddiyetle kullanmıyor ve çingene çalıyor, kürt oynuyor.
SAYFA BAŞI

|
|

|