
|

Dil mezarlığı
KEMAL ATEŞ
Şu günlerde dil konusunda kafalar iyice karıştı, daha doğrusu karıştırıldı. Son tartışmalarda gördük ki, Türk Dil Kurumu’nun eski üyesi kimi yazarlar bile öz Türkçe sözcüklerden değilse de, "öz Türkçe" sözünden ürker olmuşlar. Hele kimi köşe yazarları, kendilerine öz Türkçe soyad aldıkları için dedelerini bile uydurmacılıkla suçlayacak kadar kızgın ve öfkeli. Kullandığımız her on sözcükten beşinin özleşme çabasının bir ürünü olduğunun ayrımında değil gibiyiz. Bugün herkes, sağcısı, solcusu, şeriatçısı, laiki, liberali yazılarında şu sıraladığım yön / istikamet, kaygı / endişe, tartışma / münakaşa, doğal / tabii, evrim / tekamül, ülke / memleket, toplum / cemiyet, neden / sebep, gibi sözcüklerden çizginin solunda yer alanları kullanıyorlar. Oysa yakın zamana kadar çizginin sağındaki sözcükler yeğlenirdi. Bu yeni sözcüklere bir ad vermek gerekmez mi? Bunca sözcük nereden, nasıl ortaya çıktı? Dilimize nasıl yerleştiler, nasıl sevilip benimsendiler böyle? Bu sözcükleri yaratan, çoğaltan, yaygınlaşıp benimsenmesini sağlayan akımın ya da çığırın bir adı olmalı. Bütün bunlara uydurukça mı diyelim? Yukarıdaki örnekleri son zamanlarda uydurukça’ya veryansın eden bir yazarın (Hadi Uluengin, Hürriyet 27.02.2002) uydurukçaya atıp tuttuğu yazılarından birinden aldım. Gerçekten uydurukça olsalardı, uydurukçaya savaş açmış bir yazar bunları kullanır mıydı? Örnekler bunlarla da sınırlı değil; ikincil, koşut, algılamak, belirleyici, birey sözcüklerini de aynı yazarın yazılarında görebilirsiniz. Sayın yazar uydurukçaya atıp tutarken bile mücerret yerine soyut, talebe yerine öğrenci, umumi yerine genel sözcüklerini rahatlıkla kullanıyor. Bunları yazarın solculuk günlerinden kalma kötü bir alışkanlık mı sayalım?
Bu durumda biri çıkıp kimi köşe yazarlarının yakınıp durduğu "uydurukça"nın ne olduğunu bize anlatıverse, ama uydurmadan, uydurma örneklerle değil, ciddi alıntılarla...
Kimi aydınlar uydurukçanın ne olduğunu, kendi uydurdukları örneklerle anlattılar hep. Şimdi de uydurma haberlere sarılıyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı’nın öz Türkçe operasyonu’ndan söz ediliyor bu haberlerde. "Aşk - ı Memnu"nun adı "Yasak Aşk" olacakmış. On kişiden oluşan bir yayın kurulu varmış. Ben, o on kişiden biriyim. "Aşk - ı Memnu"yu "Yasak Aşk" yapan ne bir dosya var elimizde ne de bir karar.
Şunu artık kabul etmenin zamanı gelmedi mi? Uydurukça yok, tutmayan sözcükler var. Ama tutan, dilimize yerleşen binlerce yeni sözcük de var. Tutan sözcükler, tutmayanlara göre o kadar çok ki...
Uydurma haberlerin ardından "sadeleştirme" konusunda sahici bir tartışma başladı. İyi de oldu... Eski yapıtların dilinin hızla eskimesini, sadeleştirme gereği duyulmasını dil devrimine bağlayanlar oldu. Sadeleştirme Türkçenin bir gerçeği. Nedenlerini iyi anlamak gerekir. Şu iki şeyin ne olduğunu anlarsak, sadeleştirmenin nedenlerini de doğru anlarız.
1. "Lisan - ı avam" aşağılaması
2. Tarama Sözlüğü
Osmanlı kendi dilimizi "lisan - ı avam" diye altı yüzyıl aşağıladı, ne yazı dili olarak benimsedi ne bilim ve edebiyat dili olarak. Sonuçta geriye büyük bir dil mezarlığı bıraktık. 8 ciltlik Tarama Sözlüğü bu mezarlığın anıtsal bir belgesidir.
Tarama Sözlüğü’nü şöyle bir karıştırın. Bugün Türkçede karşılığı yok sandığımız first lady (ulu hatun), bulvar (uluyol), streç elbise (sıkma giymek) gibi sözcüklerin karşılıklarını 12 - 13. yüzyıl Türkçesinde bile bulabilirsiniz. Hele maganda karşılığı olarak yabaneri sözcüğü bana ayrı bir heyecan verdi, atalarımız böyle bir olgunun yüzyıllar önce ayrımına varmışlar.
Geride büyük bir dil mezarlığı bıraktık.
Tanrı bizi yeni bir dil mezarlığından korusun!
Dedelerimizin aldığı öz Türkçe soyadlardan bile rahatsız olursak, yeni bir dil mezarlığı kaçınılmaz olur.
KÜLTÜR & SANAT


Silahı dolu bile değil!
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Denemek mi zor, yanılmak mı?
Seramikte kişisel izler
Dünya depresyondan çıkmaya çalışıyor
Sessiz bakışların ressamı
Aşk bir illüzyon mu?
Bu kalp seni unutur mu?
Huzurlu ve tatlı sergi
Validelerin validesi
Suçlunun karanlığı
Müthiş anne
Kötü bir kopya
Gizemin peşinde
Film kazanı kaynıyor
İki yıl çok çalışacak
"Büyük şehirler yaşlı adamları kaldırmaz"
İki farklı tat, iki ödül
Masalımsı resimler
Tarihi yarımada lezzetleri
Capcanlı Nasreddin Hoca
Eskişehir’de senfoni orkestrası
06 mzk 2002
Hapishane güzellemesi
Amerika’da Ermeni soykırım müzesi
İçi boşaltılmış tuvaller
Dünya şairleri sahnede
Haftanın albümleri
"Artist"ler İstanbul’a
Işıltılı yokluk
Dil mezarlığı
Hayat atölyesi
Uçan Süpürge Festivali ile İtalya’dan bir seminer
Yeni yayınlar
SAYFA BAŞI

|
|

|