
|

Anadolufeneri
On gün kadar önce arabayla Anadolufeneri'ne uzandık. İstanbul'un bir yüzü, Boğaz'ın batı yakasında; Karadeniz'in, Kilyos'u da içeren kıyılarıyla, Belgrad Ormanları'nın bitimi arasında; gecekondu - blok yapılar karışımı, garip tablolar yaratarak sürüp giden göçlerle "kentleşen Anadolu", yahut "kasabalaşan İstanbul" ise; bir yüzü de, Boğaz'ın doğu yakasında; Beykoz'dan yine Karadeniz kıyılarına kadar uzanan, ağaçlı, ormanlı, makili dağlar tepelerle, yoksul görüntülü köyler, albenili siteler, fiyakalı villalar zıtlaşmasından oluşan, garip bir Türkiye özetidir.
Aynı özeti Taksim'in gece yarısı kalabalıklarında da görebilirsiniz; 2 milyon nüfuslu Bakırköy ve çevresinde de; Kadıköy - Tuzla asfaltlarıyla, tepelere doğru tırmanan gecekondu yığınlarında da...
* * *
Anadolufeneri'nde; Boğaz bitimiyle Karadeniz'e karşı alt alta olan küçük teraslarına, dik ve dar merdivenlerle inilen; inlerle cinlerin top oynadığı mütevazı bir balıkçı lokantasına girdik... Örtüsüz tahta masalar biraz kararmış, biraz da çürümüş gibiydi.
Hava kapalı ve rüzgarlıydı.
Çocukluğumun yaz sonrası ve yaz öncesi İstanbul'undan arta kalmış, bir eski zaman fotoğrafı gibiydi her şey...
Aşağıdaki, küçük küçük dalgacıklarla nefeslenen, biraz karamsar mavilikteki koyun kıyılarında, beş - altı balıkçı teknesi duruyordu; kıyıya çekilmiş bir - iki de balıkçı sandalı...
Ve arada bir, kavis çizerek su yüzüne çıkan sırtları görünüyordu yunusların. Üstlerinde de martılar uçuşuyordu çığlık çığlığa...
Küçük bir kayığın içinde ayağa kalkmış genç bir adam, sürekli ayağını vuruyordu kayığın içinde, pat pat pat, diye...
Pat pat sesleri yankılanıyordu koyda...
Genç adam, balıkçı ağlarını delerek; balıkçıları da, kendilerini de zora sokan yunus balıklarını uzaklaştırmaya çalışıyordu oralardan...
Adam durmadan vuruyordu ayağını kayığın içinde, pat pat pat...
* * *
Deniz Kuvvetleri'nin Boğaz girişini sürekli kontrol eden, askeri özel tünel ağzının altında, şişme bir botla iki dalgıç, bir şeyler yapıyorlardı.
Bizim için koşturup duran, delikanlı garson arkadaş, dalgıçların deniz komandoları olduğunu söyledi. Boğaz'ın dibindeki özel bir kabloyu onarıyorlarmış...
* * *
Birbirinden ilgisiz, değişik değişik yaşamlar...
Kapalı, rüzgarlı ve oldukça serin bir havada; Boğaz'ın girişinde, durmadan sulara girip çıkan iki deniz komandosu...
Bir kayığın içinde, ayakta, durmadan ayağını vuran genç bir adam...
Boğaz'a, yavaştan da daha yavaş giren büyük tankerlerin, kaptan köşklerindeki açık deniz kaptanları...
Bizim delikanlı garson arkadaş...
Başbakanlığı, sonunda fedakarlıkla da bütünleştirmeyi başarmış olan, gençlik yıllarımızın ılık dostu, Bülent Ecevit.
Ve lokantanın girişinde karşılaştığımız kibar Deniz Binbaşısı ile, çıkışında karşılaştığımız aynı içten kibarlıktaki Deniz Kurmay Albayı...
Sanırım denizcilerin genç militerleri; bizim gençliğimizin kara militerleri gibi, bitmez tükenmez bir öfkenin tefrikasını sürdürmüyorlar yazı adamlarına karşı...
* * *
İstanbul'un birbirinden habersiz insan dünyalarıyla; birbiriyle "siyah - beyaz" zıtlaşmasındaki değişik semtleri arasında dolaşıp dururken; neler neler geçmez ki aklımdan...
II. Mahmut, bir haftalık sadrazamken idam ettirdiği Benderli Ali Paşa'nın önerisine uysa da; 1821'de Yunanlıların Mora başkaldırısını barışçı bir yöntemle çözümleseydi...
Ve 1826'da 140 bin kişilik Yeniçeri ordusunu, katliamdan geçirerek yok etme yerine, daha ılıman bir formül bulabilseydi...
* * *
Enver Paşa, II. Wilhelm'in iradesine tutsak düşmese ve bir gecede Rusya'ya, İngiltere'ye, Fransa'ya, İtalya'ya, Japonya'ya karşı, aniden savaş ilan etmeseydi...
İsmet Paşa, 2. Dünya Savaşı'na girmemek için Hitler'le dostluğu çok ötelere götürüp; sonra da, Postdam anlaşmaları ertesinde, Washington'un patronluğuna doğru uzatmasaydı kollarını...
* * *
En azından Yunan askeri cuntası devrildikten sonra, Karamanlis'in, içeride ve dışarıda izlediği politikalar; - ABD'nin gerçek dostu biz olduğumuzu kanıtlamak amacıyla - köküne kadar reddedilmese ve biraz da Atina'nın; De Gaulle'ün oluşturduğu, Paris - Moskova çizgisine nasıl bir yakınlık gösterdiğine dikkat edilseydi...
1947'de Amerika'nın başlattığı karayolları seferberliğine; demiryollarıyla, denizyollarında da paralellik kurulabilseydi...
* * *
Olsaydı molsaydı, edilseydi medilseydi...
Tarihte ne olmuşsa, başka türlü olamamış ve öyle olmuştur işte...
Bendenizin aklından geçenler, kitlelerin bilmediği alanlardaki, bir saydamlık egzersizi sadece...
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|