26 Mayıs 2002 Pazar


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 



Kim kukla kim değil?

     EYÜPHAN ERKUL

     On yıl kadar önce olmalıydı. Başımda ilkgençlik yıllarının heyecanı. Biraz da yazarlık hocalarım Sıtkı Tekmen ve Turgut Özakman’ın yönlendirmeleriyle "polisiye"yle ilgilenmeye yeni yeni başlamıştım. Her masum okuma sürecinin sonunda olduğu gibi işin kuramsalına yönelmiştim. Kitaplar ne yazarsa yazsın, çevirmenler anlatılanları dilimize ne kadar aktarırsa aktarsın, yazılanların, söylenenlerin memlekette karşılığı yoktu. Bizim, yani halkın, suç işleme yöntemlerimiz ve polisimizin de fazlasıyla "bizim gibi" olması "cinayi" edebiyatımızın önündeki en büyük engel gibi duruyordu o günlerde.
     Darbe dönemi daha kapanmamıştı. Askerin temsil ettiği ağırlığı, polis teşkilatı devralmış, yoluna devam ediyordu. İşkence iddiaları duyduğumuz rutin haberler arasındaydı. "Ağır abiler" köşelerinden "Bizde neden polisiye yok? " diye yazmayı da aşmış, basbayağı polisiyesizliğimizi kompleks yapmıştı.
     Böyle bir ortamda gitmiştim Antep’e. Kurban bayramıydı ve uzunca bir tatil vardı. İttihat ve Terakki’nin bir zamanlar yatakhane olarak kullandığı binayı hoş bir kafe yapmışlardı. Sarmaşıkların altında tanıdık yüzler görüp masaya oturmuştum. Masadakilerden bir tek gözlüklü ve sakallı olanı tanımıyordum. Tanıştırdılar. Yazarmış. "Ne yazıyorsunuz hocam?" diye sorduğumda "Polisiye," demişti. Doğrusu inanmamıştım. Türkler ve polisiye edebiyat yan yana gelebilecek sözcükler gibi görünmüyordu o günlerde. İnanmamıştım. İlk gençlik yıllarının heyecanıyla yaşıyoruz. Lafın belini anında kırıyorum. "Türkiye’de polisiye mi olurmuş?". "Yazılır," diyor sakallı, kendinden emin. "Yok," diye ekliyorum. Bir iki kuramsal göndermeyle, bizde "Kurgulanmış suçların işlenmediğini" dolayısıyla suçun ve polisin sofistikelikten uzak olduğunu anlatıyorum. Sakallı inatla cevaplıyor. Mevzudan haberdar olduğunu belli ediyor. Sohbet ilerliyor. "Bizde polis, zanlıları toplayıp tezgâha alır. Kim itiraf ederse suçlu o olur. Bizim polisiye edebiyatımız, işkence romanlarımızdır," benzeri bir cümle kuruyorum, sakallı susuyor.
     Susmuştu ama tavrındaki derinlik beni kıllandırmıştı. Dahası polisiye yazdığına artık inanmıştım. Sakallı tuş mu olmuştu yoksa bilip de söylemedikleri mi vardı? Dün gibi hatırlıyorum. Masadan ayrılırken adını tekrar sormuştum "Ahmet Ümit" demişti.
     Aradan birkaç yıl geçti. Cumhuriyet’in Kitap Eki’nin arka sayfasında kocaman bir ilan gördüm. Yeni bir kitap çıkmıştı, polisiyeydi, adı da "Sis ve Gece". Yazarı: Ahmet Ümit! Büyük merakla o hafta kitabı okuyup bitirdiğimde, sakallı yazarımıza az da olsa hak verdim. Belki de Türkler ve polisiye özel durumlarda yan yana olabilirdi. Derken peş peşe kitapları geldi. Ümit’in "Patasana"sını okuduğumda polisiye edebiyatımızın varlığına ikna olmuştum. Zaten memleket kocaman bir kazayla çalkalanıyordu. Susurluk kurgusal suçun başkenti oluvermişti. Bizde de sofistike suçların işlendiğini iyice ögrenmiştik. Aradan geçen onca zamana rağmen, Susurluk sıcağı sıcağına devam eden bir olgu olarak hâlâ gözlerimizin önünde tefrika edilmeye devam ediyor. Konu bu kadar sıcakken, Ahmet Ümit’in son romanı serinkanlı bir üslupla Susurluk’u anlatıyor. Kitap, dram sanatının günlük yaşamımıza verdiği etkileyici bir cevap. Hayatı bir hayli "ıskalayan" roman sanatımızın bir günah çıkarması "Kukla". Kim kukla kim değil ayırt edemeyenler için bir kılavuz.
     Neyse ki, ilk gençlik yıllarının heyecanıyla yaşamıyorum artık. Neyse ki "gladio" kurgulanmış suçlar işlendiğini ele verdi ve "cinayi" edebiyata ikna olduk. O gün, o masada susan sakallı adamın, kuramsal kitaplara verdiği derin bir karşılık "Kukla". Şu günlerde af isteyenlerin ne yapmak istediklerini daha iyi anlayabilmenin bir başka yolu belki de...
     
     



 KÜLTÜR & SANAT


Yıldızların altında aşk
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Festival cennet gibi
"Amerika’yı yeniden keşfetmek istiyorum"
Bilimkurgu varoluşa cevap arıyor!
Sait Faik Ödülü’nde tartışma
Aborijin sanatı borsada
Huysuz kadın tatlıdır
75 milyonluk ülkede 18 kişi
Kendini arayan ozan
Günaydın hüzün
Bir amatör Türk korosu
Türk fotoğrafının oto-portresi
İşlevsiz aile trajedisi
Türk Cannes Cannes
Çılgınca sevişmeli ama...
"Sesli köşe yazarıyım!"
Anadolulu insan figürleri
Bir ‘uyumsuz tiyatro’ örneği
Geride kalmış türküler
Sahip çıkarak iz bırakmak
En güzel senatör
Çaresiz baba eylemci olursa
Komşudan sürpriz
Öykücüler Ankara’da
Huzursuzluğun gövde gösterileri
Mozart günleri
Yalnızca çalışmak kurtarır
Haftanın albümleri
Kim kukla kim değil?
Hayat atölyesi
RHIZOME ve netsanat
Yeni yayınlar


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet