
|

Kelime haznemiz bizi yansıtıyor
İç politikada vekâlet, emanet gibi yeni kelimelerin gündemin yeni gözdeleri haline geldiğini görüyoruz
Geçen yıl siyasette en çok kullanılan sözcükler herhalde ‘kriz’ ve ‘istikrar’dı. Amaç krizden çıkmak, istikrarı sürdürmekti. Araç ise mevcut hükümet ve onun Türkiye’ye kazandırdığı ‘koalisyon kültürü’ydü.
2002’nin ilk yarısına da damgasını vuran bu sözcüklere, uluslararası gelişmelerin etkisiyle 11 Eylül’lü birtakım yeni tanımlar eklendi. 11 Eylül sonrası dünya düzeni belki aynı kalmıştı, ama özellikle tek süper güç ABD’nin dünyaya bakış açısında ciddi farklılaşmalar yaşanmıştı. Bu farklılaşma Avrupa ülkeleri ve Türkiye de dahil olmak üzere, birçok ülkenin iç ve dış politikalarını etkiler duruma gelmişti.
Vekâlet, emanet ve diğerleri
İç politikaya geri döndüğümüzde vekalet, emanet gibi yeni kelimelerin gündemin yeni gözdeleri haline geldiğini görüyoruz. Bu da yetmiyor, medya ve vatandaş hem sağlık, hem de hukuk ve prosedür uzmanı olarak Başbakan’ın sağlığı üzerinde yorum yapıyor. Herkesin düşündüğünü söylemekte özgür olduğu bir ülkede yaşadığımıza göre, bunun da doğal karşılanması gerekiyor.
Yine de bazı çevreler, yalnızca hükümet ve onun mevcudiyedini sürdürmesi konusu değil, her türlü konuyu tabu yapmaya kararlı. Oysa siyaset, ekonomi ve dış politika gibi konularda seviyeli tartışmaların, belli bir bilgi birikimi eşliğinde yapılması, bu ülkenin ancak faydasına olabilir.
Yalnız bizlerin tartışmayı hangi zeminde ve ne amaçlı yaptığımız da çok önemli. Dürtüler ve duygularla yapılan tartışmalar var. Bunları, olaylara fazla düşünmeden verdiğimiz ilk reaksiyon olarak değerlendirebiliriz. Aslında siyaset sahnesinde de, halen bu şekilde öne sürülen çok fazla sav var.
Örneğin bir parti lideri, ‘Ecevit gelmezse ben 7 Haziran’daki AB zirvesine katılmam’ diyor. Zirveye katılmamak, süreci baltalamaktan başka bir şey değil esasında. Bu rasyonel değil, duygusal bir yaklaşım. Yine Başbakan’ın sağlığıyla ilgili konular da, rasyonel değil duygusal olarak kamuoyunda ses buluyor. Bazıları şeffaf olmak yerine, duyarlı olmayı ‘büyüklük’ olarak gösterirken, diğerleri ise yeterince bilgi sahibi olmadan da veryansın edebiliyor.
Duygusal değil, bilinçli yönetim
Türkiye’de toplum olarak iki seviyeli bir çalışma yapmamızda fayda olabilir. Öncelikle duygusallığı ve dürtülerle hareket etme, yani kısa sürede haz veya acı alınabilecek davranış biçimlerini aşıp, akılcılığı seçmemiz gerekiyor. Olaylara objektif ve bilgiye dayalı kriterlerle yaklaşmaktan kaçınmamaktan söz ediyorum.
İkinci olarak da olayları daha bilge bir gözle değerlendirebilmek geliyor. Örneği Martin Luther King veya Gandi gibi önderler, duygusal gibi görünseler de, aslında bilgeliğe de dayanan bir akılcılıkla toplumlarında reform yapabilmişlerdi. Atatürk de böyle bir önderdi. Onların yöntemleri, kendi dönemlerinde ‘başarı şansı çok düşük’ sayılsa da, ne kadar haklı oldukları tarih sahnesinde ortaya çıkmıştı.
Türkiye’nin yönetimine talip olanların da, ülkenin sorunlarına bu bilinç seviyesiyle yaklaştıklarını görmek umarım bize nasip olacak.
cemipek@aol.com
SAYFA BAŞI

|
|

|