
|

Daha 180 dakika var!
Bendeniz okurken çalışmış bir insan olarak "üniversite kültürü" bakımından utanılacak derecede zayıfımdır. Buna bağlı olarak tavlaydı, kingdi, okeydi, bilmem. Şöyle söyleyeyim eşli piştiyi bir ay önce son derece entelektüel bir ortamda öğrenmek zorunda kaldım. Eklemek mecburiyetindeyim: Göz kamaştırıcı bir performans sergilemekte gecikmedim. Aynı şekilde maç kültürüm de yakın zamana kadar zavallılık derecesindeydi. Tam teşekküllü maç izleme tarihim Galatasaray - Leeds maçıyla başlamıştır. Fakat az zamanda çok işler başarıp hakemden önce ofsayt’ı görme mertebesine ulaştığımı belirtmek zorundayım. Ancak futbolun tadına varmak denen o apayrı olay, camianın hissiyatına vakıf olma halim, tarihi bir anda gerçekleşti. Bu tarihi an Hagi’nin Arsenal maçındaki geri pasıdır. Ağzımdan "şiir gibi yahu!" kelimeleri huşu içinde dökülürken sarsılarak anladım ki, artık ben de "onlardandım"! O anda bir kapı aralandı, ışığı gördüm...
Göster yellow kartı!
Yani artık "Ne var bu futbolda, hiç anlamam" yazısı yazmak biraz ayıp olur. Zira maçı Tophane’de bir kahvede yer yer "Yürü be oğlum!" diye bağırarak, "Göster yellow kartı Japon!" (Hakemin Koreli olduğunu biliyorum. Lütfen bu konuda beni rahatsız etmeyin!) diye haykırıp iyice avamlaşmak suretiyle, ayağa fırlayıp, tırnaklarımı kemirerek izlemiş bir kişiyim. Hasan Şaş’ın golünden sonra gözlerimin yaşarması ise apayrı bir olay! O anda tanımadığım bir halaya dahil olup kayıplara karışmaktan hakikaten kıl payı kurtulmuş bulunuyorum. Yıldıray’ın çıkartılmasına herkesle birlikte gıcık oldum, Alpay’ın gole giden adamı düşürmesini anlayışla karşıladım ama bir türlü kabullenemedim. Kahvede "deli bir kadının" maç izlemesini yadırgayan amcalarla kaynaşıp beraber sinirlenmemiz de Koreli hakemin Hakan Ünsal’a son dakikada kırmızı kartı göstermesi anıdır. Yaşlı bir adam ve ben, beraber ekrana doğru küfür ediyoruz, manzara bu yani.
Kendini kaptırma meselesi
Daha önce söyleseler inanmazdım, ama durum bu merkezdeyken insanın hakikaten iki - üç gün pozisyon tartışası geliyor. Alpay’ın adamı ceza sahasının dışında düşürdüğünü herkese onaylatmak istiyorsun. Hakemin maçın altında ezildiğini, neden ezildiğini konuşmak istiyorsun. Biriyle karşılıklı ikinci yarıdaki taktik dağınıklığına sinirlenmek istiyorsun. Bundan iki yıl önce asla anlayamayacağım tuhaf psikolojiler yani... İşin içine girince neden böyle olduğunu, insanların nasıl böyle kendilerini basit bir oyuna kaptırabildiklerini anlatmak da zorlaşıyor. Dışarıdan ahkam kesmek kolay, ama içine girince...
Mesele kendini kaybetmekte galiba. Kendini bir şeye, değer miydi, değmez miydi, şöyle miydi böyle miydi demeden kaptırmakta. Herkesle ortak bir dil konuşabilmekte. Hiç entelektüel, hiç sofistike bir mesele değil bu, bambaşka. Güzelliği, kendini unutup bir şeyi izlemekte. Hep birlikte ta Güney Kore’de oynanan maç için Tophane’de bir kahvede alkış tutma, tezahürat yapma saçmalığını sere serpe yaşamakta. Yani işte işin içine girince nedendi nasıldı bunları konuşmak istemiyorsun. Sadece maçı izlemek istiyorsun. Sinirlenmek, heyecanlanmak ve sevinmek istiyorsun. Futboldan pek hazzetmeyenler bunu anlamayabilirler, ama "Daha 180 dakikamız var çocuklar!" demek istemiyorsun. 180 dakika! Az değil yani!
Ya fakat Hasan Şaş’ın golden sonraki koşması neydi öyle? "Mühim değil" havaları filan. Dur bakalım, daha neler olacak?
ecetem@hotmail.com
SAYFA BAŞI

|
|

|